içinde

Göç…(11)

Hikayemizin birinci bölümüne noktayı koyalım… Devamı? Allah kerim! 

….

[ii]

Başlı kıçlı yatarak tek kişilik yer döşeğine üç kişi sığmıştık; her zamanki gibi. Tek battaniye yetiyordu hepimize. Rüzgâr camlara ve çinko tavana sert vurarak uğulduyordu. Aşağıdan -anayoldan- sıkça geçen otobüs ve kamyonların tangırtıları durmaksızın işitilebiliyordu. Hani durduğu zaman anlaşılan ritmik sesler vardır ya. Kesildiği zaman çok gürültü varmış gibi gelir insana. Bütün bu uğultu ve ritmik sesleri, öyle sanıyorum ki -hayatımın sonuna kadar- en sessiz anlarımda bile duyacağım.

Fasih anlatırken uykuya dalmıştı, sırtını duvara dayamış; üzerinde belli ki sadece günün yorgunluğu değil hayatın ağırlığını taşıyordu. Taşıdığı yük yetmez gibi; bir de benim sorumluluğum… Durduk yerde… Normal seyrinde devam edecek bir hayatta; Fasih, sadece ağabeyimin bir arkadaşı olarak kalacaktı. Oysa bir anda benim kurtarıcı ve koruyucu meleğim, ağabeyim, anam babam; kısaca her şeyim olmuştu. O ‘‘bir an’’ dediğimi tam olarak tarif edebilmem için, tüm süreci anlatmam gerekiyor zannediyorum ve anlatacağım. Öncelikle bu durumu ne o; ne de ben istemiştik. Olayların gidişatı çok daha farklı olabilirdi ve hiç tanışmamış da olabilirdik. Ama öyle görünüyor ki -tanışmamış olsa idik- bu satırlar hiç yazılmamış olacaktı…

Dediğim gibi; Fasih, ağabeyimin arkadaşıydı. Asaf ağabeyimin… Asaf ağabeyim… Asaf…

Ah be ah! Kelimeler düğümlenir ya bazen; zihin fırtınalı okyanus açıklarına döner… Görüntüler öyle hızlı akar ki, her şey puslu görünür. Aradığınız sözcükler sisler içinde kalmıştır; mümkün değil çıkmazlar. Bazı anılar -olur olmadık- yüzeye çıkmaya can atarlar da; bazılarını kendimiz çıkarmaya imtina ederiz. Bu, kolaycılığa kaçan benliklerimiz için bir tür savunma mekanizmasıdır belki. Anlatımım sırasında muhtemelen fark edeceğiniz üzere; bazı ‘‘anahtar’’ sözcükler, zihnimi allak bullak etmeye yetiyor. Aklıma her geldiğinde -sanki hiç çıkıyormuş gibi- dağılıyor ve düşüyormuş gibi hissediyorum. Bazen ‘‘hiç hatırlamasam’’ diyorum ama özlem duygusu ağır basıyor; bu sefer de zorluyorum kendimi, hatırlamakta güçlük çektiğim her anıyı gözümün önünde canlandırmaya uğraşıyorum. Yalnızlığıma karşı en sağlam yoldaşım bu anılar oluyor. Bütün bu hatıralar, sorgulamalar, özlem ve pişmanlık duyguları; bir girdap gibi tek bir çıkış noktasına ulaşıyor. O noktada da tek bir soruya…

Neden?

…Her neyse; dağılmamalıyım! Mademki bu hikâyeyi anlatacağım; canımı ne kadar acıtsa da her ayrıntısını, her bir bireyini ve sürecin tamamını anlatmalıyım. Sanmıyorum ama belki ‘‘neden?’’ sorusuna da böyle cevap bulabilirim. En azından ne demiştim; yalnızlığıma karşı yoldaş olacak hatıralarla sarmalanabilirim. Mademki adım adım anlatacağım; o halde kurtarıcı meleğimin hikâyesini anlatmadan olur mu? O, sorumluluk sahibi, yaşından çok öte olgunluğa sahip, güçlü ve dirayetli karakterin hikâyesini… Asaf’ın tek arkadaşını, elinden her iş gelen; hayata dair ne varsa her şeye sorgulayan gözlerle bakan Fasih’i…

Sıcak ve bitmek bilmez Kafrkarmin akşamlarının; Asaf’la beraber amansız tartışmacılarını…  Nargile akşamlarını…

Kısacası resmin tüm parçalarını anlatmaya çalışalım…

***** 1.BÖLÜMÜN SONU *****

$ s Yorumları

Cevap bırakın

Bir cevap yazın