içinde

Yeni Yıl'ın Kutlaması !

Birçoğumuz hatırlayacaktır, Türkçe dersimizde bir cümlenin amacını bulmak için, önce fiili bulur ve fiile “neyi”, “neye”, “kimi”, “kime”, “nereyi”, “nereye” gibi sorular sorardık. Tabi amaç bulunduktan sonra da amaca götürücü araçları bulmak iktiza ederdi. Bu kez fiile “nasıl”, “ne için”, “ne zaman”, “ne ile” gibi sorular yöneltirdik.

Ne ders kaldı, ne sınav… Ne okul var artık, ne eğitim hayatı…

Ama hayat devam ediyor… Peki ya sorularımız?

“Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez” der Sokrat… Ne muhallet bir söz… 2400 yıldır taptaze…

Bilmek isteyen insanlar soru sorarlar. İyi de! İnsan, neyi bilmek ister ki? Veya insanın en bilmediği şey ne olabilir?

Bu sorunun muhatabı bugünün insanı olacaksa, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgi bolluğu arasında onun en bilmediği şey, “kendisi”dir. Kendi ile ilgili bildiği en yalın gerçek ise sadece “yaşıyor” olduğudur.

İşte bu kadar, “Ben insanım ve yaşıyorum…” insanın gerçeğinin en yalın hali…

“Ben yaşıyorum” diyen ama “Neyi yaşıyorum?”, “Neye yaşıyorum?”, “Kimi yaşıyorum?”, “Kime yaşıyorum?”, “Nasıl yaşıyorum?”, “Ne için yaşıyorum?” diye sormayan insanlar; cevapları zihinleri pirüpak, müfekkireyi mamûr, hayatı abâd, memâtı anlamlı kılacak “Niye bu dünyadayım?”, “Varlığımın amacı nedir?”, “Nereden geliyorum?”, Nereye gidiyorum? gibi soruları sorarlar mı hiç?  

İnsanların kahir ekseriyeti soru sormaz. Birçoğu yaşadığı mahfûzatına göre geleceğine bakar. Atalarının izinde gider, iz bırakmaz; büyüklerinin düşüncelerini tatbik eder, düşünmez; akıllı olduğunu iddia eder, ama kullanmaz. Çünkü kolaycıdır; düşünmek, imali fikr sahibi olmak ise zordur.  

Düşünmek, zihni bir faaliyettir. Geçmişte insanı tanımlamaya çalışmış insanlar, özellikle batılı düşünürler, onu bölmüş ve parçalamışlar; Descartes, Hume, Hobbes, Niçe, Hegel, Marx, Durkheim, Sartre gibi insanlar insanı kendi meslek ve meşreplerine göre tanımlamış, tarif etmişlerdir. Hepsi de insanı indirgemeci bir mantıkla okumuş; kimi düşünen, kimi alet kullanan, kimi isyancı, kimi sosyal bir canlı olarak tanımlamışlardır. İşte, bunun gibi öğretiler, insanın zihnen ölümünü gerçekleştirmiştir. Zihnen ölü insan, düşünen değil,  sadece yaşayan bir varlıktır.  

Vakıa, insan, kendi varlığı üzerine düşünebildiği için insandır. Aklın, insanın öznesi olmasının anlamı da budur. Arı, ne kendini tanımlayabilir ne de yaptığı balı… İnsan hem kendini tanımlar hem de yaptığı işi… Bu insanın soyutlama yeteneğidir. Bilgi de temelde bir soyutlama değil midir zaten?  İnsan kendisini karşısına koymadan, kendini sorgulamadan, kendisi hakkında bilgi sahibi olamaz. Soruların cevaplarını kim verecek dersiniz? Vicdanı… Fıtrat-ı asliyesi… Yeter ki sorular samimi olsun, kalbi olsun; can-ı yürekten sorulsun.   

Bizler kendimizi sorgulamıyoruz. Yoksa insan böyle mi olur? İnsan bu kadar merhametsiz, vicdansız, izansız, insafsız olur mu? Toplumlarda bu kadar mazlum, mahrum, mahkûr olur mu? Açlık korkusu çekenlerin sayısı, aç insanların sayısından fazla olur mu?    

Kan, şiddet, vahşet… Hakk’sızlıklar, haksızlıklar; zulümler, ahlaksızlıklar, adaletsizlikler… Biliriz, biliriz de, bu yılanların kendimize dokunmamasını isteriz. Derdimiz de, duamız da bu.

Hangi coğrafyaya bakarsak bakalım toplumlar ahlaken çürümeye devam ediyor ve bu da kaçınılmaz olarak toplumsal çözülmeleri getiriyor. İnsanlar âlemi kendi eliyle kendi sonunu hazırlıyor. Bilmiyoruz ki, hiçbir insan Allah için sorun oluştur(a)maz. İnsan, insan için sorun oluşturuyor. Hatta öyle ki; insan, insanın en büyük sorunu.

Ellerimiz kirli, kalbimiz kapkara, zihnimiz paslanmış ama dua etmekten de geri duramıyoruz. Her yıl başında altımızda kırmızı don, üstümüz kırmızı, şapkamız kırmızı hep bir ağızdan “musmutlu yıllar!!!” (Bu da ne menem bir kelimedir. Hoş kelime bile değildir ya! Tamamen uydurmasyon!) “yeni yıl bereket getirsin, huzur, sağlık, mutluluk…” Ah canım benim! Ne oluyor, bu dualarımız kabul oluyor mu? Peki, bu dualarımız niye kabul olmuyor, niye her yeni yıl, eski yıllara hasret duyuyoruz diye sorguluyor muyuz?

Ellerimizi, kalplerimizi, zihinlerimizi temizleyene ve aynı elleri semâya açıncaya kadar bu dualarımızın kabul olmayacağını da bilmiyoruz.  

Şu hayvanlar alemi (keza bitkiler alemi de böyledir) bile bir ibrettir bizim için, görmüyoruz. Keşke bir görebilsek! Hayvanlar alemi insanlar alemi gibi değil. Hayvanlar düzene sadık kaldıkları için rızıksız hayvan olmuyor. Bir hayvanın –insan elinin müdahalesi yok ise- başka bir hayvanın neslini yok ettiği görülmez. Allahın kanunları hayvanlar tarafından bozul(a)madığı için (irade, serbestlik, özgürlük olmadığından) hayvanlar alemindeki nizam ve intizam da bozulmuyor. İnsanlar alemini bozan ise irade verilmiş, akıl verilmiş, yapması ve yapmaması gerekenler ihtar edilmiş olan ama bunlara uymayan akıllı (!) insanlar…

Tüm insanları bir toplum olarak düşünürsek uyuşturulan şuurlarımızın güçlü uyarıcılara her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı olduğu aşikar.

Muvahhit insanların sayısı arttıkça, munsif insanlar başı çektikçe dualarımız da anlam kazanacaktır.

İşte o zaman insanlar her “yeni yılı” değil; her yeni yıl, insanlığı kutlayacaktır.

$ s Yorumları

Cevap bırakın
  1. Ceketimi ilikledim, şapkamı çıkarıp yerlere kadar eğilerek “saygılar” sunuyorum Doğan hocam…
    Hoşgeldiniz tekrar.
    Ne de hoş geldiniz hem…
    Eksik olmayın; “musmutlu” yıllar diliyorum!
    😋😋😋
    🙃🙃🙃

  2. Değer biçmenin haddim olmadığı güzellikte bir -bildik/bilindik/tanıdık- Müfarakat yazısı…

    “Üslub-u beyan, ayniyle insan” deyiminin elle tutulur, gözle görünür hale büründüğü bir güzellik…

    İnsanı, okuduğunda, “Az biraz dur, ağır ol be adem” diye hizaya çeken sözler, cümleler..

    Sağ olasın hocam…

    💖💖💖💖💖

Bir cevap yazın