Sevmem, nedense.. Oldum olası da sevemedim hiç.. Oysa rahmetli annem ne güzel yapar, rahmetli babam ve cümle ev halkı da bayıla bayıla yerdi.. Hele de yoğurtlusunu.. Ailenin sevilen evladı olmam hasebiyle herkes üstüme düşer, “Aman oğlum, canım yavrum, haydi paşam.. Bak şöyle güzel, böyle güzel.. Ucundan tadıversen, duramazsın zaten.. Bir lokmacık alsan?.. Olmaz mı, ha?..”
Olmaz!..
Nuh!.. der, Peygamber demez.. Kim?.. Elbette ben.. Peki neden?.. Sev(e)medim bir türlü de ondan..
Neyse.. Geçti gitti zaten.. Biraz da nasip meselesi galiba bu işler.. Yahut, daha doğrusu, nasibine kaşık sallamama ahmaklığı.. Yoksa, rahmetli babamın sıkça anlattığı bir meselde zikredildiği gibi: (Tam burada koccamaan bir parantez açılmaz, o mesel nakledilmezse olmaz: Efendim, Hz.Muhammet’in Nübüvvet ile müjdelendiği yıllar.. Olur olmaz insanlar o Zat-ı Muhterem’in önüne çıkıp sorgu sual eyleyerek Peygamberliğinin gerçek olup olmadığını kendilerince ölçme, değerlendirme derdinde.. Bir grup yahudi din adamı da -imtihan gayesiyle- Hazret’in karşısına çıkmış.. İçlerinden biri, avucunda bir lokma ekmek, Muhammet’e sormuş: “Bu ekmek benim nasibim midir? Değil midir?..” Amaç belli: Muhammet “Nasibindir..” dese, ekmeği bir kenara koyup, “Bak, değilmiş..” diyecek; “Değildir..” dese ağzına atıp “Bilemedin işte, bak, nasibimmiş..” diyerek kendi aklınca Muhammet’i bilemiyor durumuna düşürecek.. Muhammet düşünmeden yanıtlamış, gülümseyerek: “Yersen, nasibindir.. Yemezsen, değildir..” Bu noktada parantezi kapatıp bakla meselesine kaldığımız noktadan devam edelim) Çarşıdan pazardan alınmış getirilmiş.. Anneciğinin binbir emeğiyle pişirilip önüne konulmuş o güzelim yemeğe kaşık sallamama ahmaklığını götürüp götürüp uhrevi noktalara dayamak, “Nasipmiş / değilmiş..” aymazlığına bulaştırmaya çabalamak düpedüz günaha girer, ki, zaten şu dar-ı dünyada içine daldığımız günah çukurundan çekip aldıklarımız fazlasıyla yeteceğinden, dahasına gerek yoktur.. Hiç olmazsa bundan sonrasından uzak kalmakta fayda vardır..
Lakin, öncesini sonrasını bir kenara koyup bakla meselesine dönersek, yemeğini, öldür Allah, bir türlü sev(e)mediğim baklanın, en azından bir taneciğini, ömür boyunca ağzında, dilinin altında taşımak da, belki, bir tür ilahi ceza mıdır acaba diye düşünmeden duramıyorum doğrusu, bazı bazı..
Ve o vakitlerin kiminde, dil altındaki o mahut nesneyi, hiç olmazsa bir süreliğine, çıkartıp bir kenara koyma konusunda delicesine bir istek duyuyorum kendimde..
Şimdi, kardeşim.. Takım ekonomisinin durumu belli.. Uçurumun başında, namlunun ağzındayız.. Birnin iteklemesiyle yardan aşağı uçmamız, olmadık zamanda tetiğin çekilmesiyle namlunun ağzından parçalanarak savrulmamız an meselesi..
Durumumuz, tam olarak “İki ucu botlu değnek.. Ortasına da it siğmiş..” söyleminin vücut bulmuş hali..
İyi futbol oynamak, başarılı olmak, para kazanmak için iyi oyuncular alıp iyi takım kurman lazım.. Bunu yapabilmek için de paralı olman, para harcaman..
Para harcamadan iyi bir “mal” alamazsın.. Yahut alırsın, ama bunun için o malın iyiliği henüz duyulmadan, kimseler fark edip rağbet görmeden çekip alacak bir yapı inşa etmen lazım..
İşin kötü yanı dünyanın en akıllısı sen(yani biz) olmadığından, bu yapıyı yıllar ve yıllar önce kurmuş, oturtmuş, tıkır tıkır çalıştırmakta olan kurtların sofrasına dahil olup, kolu bacağı kaptırmadan iki lokma da olsa çekip alabilmen lazım..
Her iki halde de hazırlıksızsın.. Yani paran da yok, sistemun de..
Say ki gök delinmiş, altına sığınacak bir damın yok; ortalık sele gitmiş elinde tutunacağın bir kütük..
Böylesi durumlarda panik öldürür insanı..
Sakin olmak, soğukkanlılığını yitirmemek, olabildiği ölçüde akılla yürümek lazım..
Falanca oyuncuya gidiyorsun 10 milyon euro, filancaya gidiyorsun 13-15.. Nereye gidiyorsun kardeşim?..
Hani, bilinen fıkradır, maymunun biri ceviz çuvalına yanaşmış, aldığı cevizi önce -haşa huzurdan- kıçına sokup çıkartıyor, sonra kırmadan ağzına atıp yutuyor.. “Yahu, demişler, n’aapıyorsun?..” “Ne yapıyorsunu var mı, demiş maymun, bunun bir de çıkartması var.. Ölçüyorum, bakayım, çıkacak mı?..”
Hocalarım, kardeşlerim, dostlarım.. Korkarım ki bizde, kantarın topu kaçmaya doğru meyletmiş, gidiyor.. Bir an önce aklımızı başımıza devşirip sakin ama kararlı bir biçimde kilitlendiğimiz hedeflere doğru yürümek ama bu arada haddimizi aşmadan, boyu geçmeyen sularda kulaç atarak ilerlemeye çabalamak zorunda/yahut durumundayız.
Falanca oyuncu 5 ister, filanca 15 ister.. Haklıdır.. Tek kelime etmem.. Ben kendi bütçeme bakarım..
8 milyar insanın nefes alıp verdiği şu insan topluluğunda çareler tükenmez..
Yaldızlı, şatafatlı mefruşatla evini barkını donatma ahmaklığından gözünü, elini, aklını, beynini çekip almazsan ikinci bir ANÇ dönemine, nasıl girdiğini bile fark edemeden girer, bir daha da çıkamayacak ölçüde boylu boyunca batarsın..
Hoca olarak GvB’u almışsın, ne güzel..
Ücreti makul.. Arzusu isteği gayet iyi.. GvB yerine SY’ını alsan da olurdu yeminle söylüyorum, ŞG’i yahut İP’u veya ÇA’ı alsan da..
Hepsi olur, tümü olurdu.. Yapılması gereken hocanın önünde, yanında, arkasında sağlam durmak.. Hepsi bu..
ŞG’in yanında sağlam durduk, iki sene şampiyon yaptı bizi abi, boru değil..
ŞG’in şampiyon yaptığı iki seneden sonra başkan, yönetim, camia sallanmaya başladı, gümledik..
SY’ın etrafında kenetlendik, şampiyon yaptı..
Daha ve daha da yapardı ama, sonraki sene kenetlenmeyi beceremedik, patladık..
ŞG-2’ye muhteşem bir giriş yaptık.. Sonrasında yine iç çatışmalara döndük, perişan olduk..
Bari bu sefer toplayalım aklımızı başımıza..
Burada, küçük bir ara isteyeceğim sizden.
90’lı yıllardı sanıyorum, tam emin değilim.. İnternet, daha yeni yeni emeklemekte.. Ama Tv’ler patlamış, renk renk.. Gazeteler, televizyonlara yakayı kaptırmama derdinde.. Sayfalar canlı, renkler pırıl, içerikler müthiş.. Rekabet, almış başını gitmiş.. Hafta sonları kimi gazete kitap, kimi bilim eki veriyor.. Kimi en detaylısından tv rehberi..
Hele pazar günleri?.. Aktüel ekler filan, aklını başından alıyor insanın..
Geç kalkmışsın, kendin gitmiş yahut çocuğu yollamış iki-üç gazeteyi kapıp gelmişsin.. Ekleriyle mekleriyle filan kıvırıp rulo yapsan, nah şu kalınlıkta odun gibi bir şey.. Gaspa çıksan, silah niyetine gayet de güzel iş görür..
İşte o gazetelerin birinin pazar ekinde okumuştum.. Kimdir, nedir, neden meşhur olmuştur bilmediğim bir adam anlatıyor, koca bir sayfa boyu.. Eğlenceli bir hikaye.. Hoş, yakışıklı, kendine yeter ölçüde bol paralı, ama biraz hayta bir adam.. Hayatı çapkınlıkla; o bar senin, öteki mekan benim dolanarak geçmiş.. Lakin, sosyal manada “bir baltaya sap” olmamış.. Orta yaşın sınırlarına da gelip dayanınca anneciği “yeter artık..” deyip idareyi ele almaya karar vermiş.. Aramış taramış, oğulcuğuna yaraşır olduğunu düşündüğü bir kadın bulmuş.. Adamın da ağzından girip burnundan çıkarak kadınla buluşmaya razı etmiş..
Ana-oğul, boğaz kıyısında sevimli, nezih, cici bir çay bahçesine gitmişler.. Makul bir vakit sonra hanımefendi de arz-ı endam etmiş.. Oturmuş, konuşuyorlar..
Şimdi arkadaşlar, aramızdaki Eduega filan gibi gençler pek bilmezler ama, bu hatun taifesi biraz değişik bir canlı türüdür.. Toyluk yıllarında gözlerini gözlerine diker, elinden tutmaya bile gerek kalmadan o senin koluna, boynuna asılır, gel dediğin yere gider, kal dediğin yerde durur, ömür boyu bekler.. Yani, bir tür “kulun kölen” olur..
..da, bu acemilik yılları geride kaldığında, hele de hayatına sonradan girmeye yeltenen bir erkek söz konusuysa, cinsinin kökünü kurutmak, varını yoğunu elinden alıp Adem Aleyhisselam misali bir dalı, bir budağıyla cırcıbıl meydanda bırakmak için yapmadığını bırakmaz.
E, tabii ki düşününce, o da haklı, kendince.. Başının çaresine bakmak, kendi geleceğini garantiye almak derdinde kadın.. Erkek milletine güvenilir mi?..
Çay bahçesine dönersek, bizimkiler işin hoş-beş kısmını, tanıma tanışma aşamasını filan geçince hanımefendi başlamış koşullarını sıralamaya: Üstüme ev isterim, altıma araba.. Banka hesabıma şu kadar para.. Emeklilik primlerim yatsın.. Cebime şu kadar harçlık konsun.. Makyaj-kuaför parama laf edilmesin filan.. Anlatmış, anlatmış.. Bizimkiler, anne-oğul dinliyor.. Kadın bitirince bizimki “Tamam..” demiş.. “Hepsi makul, hepsi kabul..”
Sonra, dedikleri kabul görmüş kadının mutlu mesut gülümseyen yüzüne, gözlerine bakıp “Kalk, soyun..” demiş..
Kadın şaşkın, yüzünde donmuş gülümsemesiyle sormuş: “Pardon?..”
“Kalkıp soyunur musunuz?..” diye tekrarlamış, bizimki.. “Üstünüzdekileri çıkartın lütfen..”
Kadın hiddetle, “Delidiniz mi siz, beyefendi?..” diye sorunca yanıtlamış adam.
“Delirmedim hanımefendi..Ne vereceğimi duydum, anladım.. Bunların karşılığında ne alacağımı görmek istemem normal değil mi..”
..
Şimdi, burada, Münasebetsiz Mehmet Efendi konumuna düşmek istemem arkadaşlar.. Kutsal bir mevzu olan kadın-erkek ilişkisini süfli bir seviyeye indirip salt cinsel alışveriş düzlemine çekip, bilmem kaç yıl önceki bir gazete sayfasında okuduğum öyküyü yüceltip alkışlamayı filan da arzu etmem..
Diyeceğim şudur: Rebic’i alıyoruz, mesela.. Yahut Aboubakar’ı.. Bu kardeşlerimizle yaptığımız sözleşmelerde neyi, ne zaman, ne şekilde vereceğimizi; vermediğimiz taktirde ne tür hukuki/mali yaptırımlarla yüz yüze kalacağımızı en ince detaylarına kadar belirtip imzalıyoruz..
Ama bunun karşılığında beyefendilerin bize olan yükümlülükleri kısmını üstünkörü bir biçimde geçiştiriyoruz..
Neden?
E, yoksa gelmez de ondan..
Hocam, ŞG geldi, gitti.. Haramzade17 geldi, gitti.. Atom Karınca geldi, gitti.. Topraktepe geldi.. Santos geldi.. Sonra bir kez daha Topraktepe geldi.. Ahan da sezon bitti.. Rebic yok hala..
Yok ama, şöyle yok: Hani çocuk seslenmiş babasına
* Baba, bir hırsız tuttum..
* Oğlum, al da gel..
* Gelmiyor,
* Uğraşma, sal da gel..
* Ben onu saldım, o beni salmıyor..
Aynı misal.. Rebic, Abou filan.. Parayı sektirmiyor.. Sahaya hiç çıkmıyor.. Böyle oyuncular alacaksak almayalım kardeşim..
Zamanında, gerçek manada dünya yıldızı olan Quaresma, bu adamların -neredeyse- yarı parasına oynadı bu takımda, hem de kanını terini dökerek arkadaş..
Bu takımda oynamak isteyen gelir, istemeyen sittir olur gider..
Berguis gelmiyormuş, Savic gelmiyormuş..
Gelirlerse ekime kadar ulan..
Bu bakla konusu ne zaman donup dolasip yine bana patlayacak diye korkarak okudum. SG kismini dumur olarak okudum. Yazi mi? Her zamanki gibi bir ustad eseri.❤️
* Beğenmene çok sevindim..
* ŞG hakkındaki fikrim tarih, yani geçmiş, değişmediği sürece değişmez(🤍)
* SY hakkındaki fikrim, ha keza(🤍)
* Camia müsaade ederse şayet GvB’un bizde çok başarılı olacağını düşünüyorum..👍
* Çok, çok, çok, çok iyi niyetli olmalarına karşın saygıdeğer yönetimimizin, oyuncu seçimi ve kadro mühendisliği konularında kalite, yahut bedel, veya her iki bakımdan da fecaat neticelere doğru yürüme potansiyeli olmasından korkuyorum😕
(çok hem de..🤐)
Harikulade 🖤🤍
Noktası, virgülüne kadar katılıyorum. Quaresma, Atiba, Ferdinand lar gördü bu taraftar. Hepsi de formaya aşık oldu.
Sadece futbolcu değil karakter almak lazım.
Ha gelen oynamayıp yatarsa, bir tane de maymun alıp eline ceviz verelim gerisini o halleder 😂
🤣🤣🤣🤣🤣🤣🤣
Yoldaş ben şeyi anlamadım, alacağımız topçuyu bi kıçımıza mı sokup çıkarcaz; orasını anlamadım… 🙄🙄😏😏
Ellerin dert görmesin, özlemişiz…
🖤🤍🖤🤍👏👏🍺🍺👍👍
Alacağımız topçuya(lara) vereceğimiz bonservis, maaş, prim vb bilumum masarifi sanki ödüyormuş gibi bütçemizden çıkartıp, sonra (haşa meclisten) tekrar geri ‘sokucaz’ yoldaş..
Oluyorsa, alıcaz,
Zorluyorsa, cayacaz..
(biz de sizi özledik, ama, nerdee?..)
🤍👍🙂🌄🍻