içinde

Endüstri 4.0

İyi geceler dostlar… 

Ufak bir ön not vereyim: ”ne anlatıyon lan zottirik!” diyen çıkabilir… eğer tek bir kişi bile varsa bu tarz paylaşımlarımdan rahatsızlık duyan; kesebilirim bilginiz olsun. Tabii ki yazmaya devam edeceğim de ( 😎) paylaşmayabilirim…. Özelden de yazabilirsiniz bana…

hepinizi çok seviyorum…

 💖💖💖💖💖

KISIM 3.2

Güçten adamakıllı düşen Sercan Bey köşesine kapanmış, temsilciler ise daha da şiddetli bir şekilde yumruklarını birbiri ardına indiriyorlardı. Kroşeler, aparkatlar, direkt vuruşlar… Zihni yerle bir halde hepsini not alıyor fakat hiçbirisine cevap veremiyordu artık. Kafası başka yerdeymiş gibi boşalmış, dalgın, yılmış ve hayal aleminde geziniyordu. Günay’ı karşısında değil de yanında oturtuyordu bu hayali. Paşa babası kapıda belirmiş ‘‘ben sana ne dedim ulan!’’ diyor, öte tarafta annesi elinde kadehi, yarı sarhoş halde hizmetçi azarlıyordu. Araya giren küçük kardeşciği Serkan’da alıyordu payını analığından. Arkasındaki koridordan eskilerden bir ses işitti; Ohio Üniversite’si günlerinden, elleri beyzbol sopalı bir grup arkadaşı bağıra çağıra toplanıyorlardı: ‘‘şunlara buranın kime ait olduğunu hatırlatalım!’’ …Korkuyla kaçışan Kızılderili çocuklarına bakakaldı. Bir tanesinin üstüne çullanmış tekmelerle, sopalarla öldüresiye dövüyorlardı. O anda kimden geldiğini anlayamadığı sağlam bir sol kroşe geldi: ‘‘sendika hakkımızı engelleyemezsiniz, iş güvencesi istiyoruz!’’ Hemen ardından bir başkası: ‘‘göçmenlere, günlükçülere yapılanlar emeğe tecavüzdür! Derhal durduracaksınız!’’ Kontrol tamamen kaybedilmişti, söylenen sözlere cevap alınması beklenmeden diğeri yapıştırıyordu: ‘‘Remayözcü hamile arkadaşı iki dakika oturdu diye işten çıkardınız’’ …  ‘‘özlük haklarımızı yok sayıyorsunuz!’’ … ‘‘paketlemeyle sevkiyatı ayırmanız gerekiyor, bu kadar yüklenilmez’’ … ‘‘orta çağ loncası değil, sendika istiyoruz!’’

Her atağı sadece ‘‘tamam… ilgilenilecek… not aldım… öyle mi? ‘’ diye geçiştirmeye başlayan Sercan Bey’in tavırları toplantının bittiğine işaret ediyordu. Diğerleri ise amacına ulaşmış bir eylemde bulunmanın gönül rahatlığı içindeydiler. En azından içlerini boşaltmışlardı. Kararlı gözlerle birbirlerine bakıp başlarıyla onayladılar. Toplantı bitmişti…  

Çalan korkunç mola sireniyle birlikte son aparkat Günay’dan geldi: ‘‘mesaide konuşmama da nedir yahu? Nazi kampı mı burası? Şeflerinize çavuşunuza söyleyin; gestapoculuk oynamasınlar…’’

Kapıya yöneldiklerinde Abdullah dönüp, ‘‘bu taleplerimiz tüm işçi arkadaşlarımızın ortak kararlaştırılmış kesin ve net talepleridir. Bir haftanız var!’’ ültimatomunu verdi. İfadesi oldukça net fakat yalandı! Zira kendilerinden başka üç beş işçiden başka kimse destek olmamıştı bu girişime. Olsun! Birilerinin rüzgâr değirmenlerine saldırma zamanı gelmiş, geçmişti bile…

Sercan Bey, toplantı biter bitmez masanın üzerindeki sigara paketinden hırsla bir tane çıkarıp elleri titreyerek yaktı. Bir süre boşluğa bakarak zihnini toplamaya çalıştı. Molaya çıkan işçilerin gürültüleri uğultu gibi geliyordu. Kanıksanmış sesler vardır ya hani. Kesilene kadar fark etmezsiniz bile. Kesildiği andaki sessizlik gürültü gibi gelir. Sercan bu dalga sesini duymuyordu. Yakında duyacaktı! Şu an duyduğu tek ses azgın okyanus dalgasının; Günay’ın sesiydi. En azından duyduğunu zannediyordu; yerden kesilmiş ayakları, dönen başıyla. Babasının sinirle sırıtarak ‘‘senden bir halt olmaz’’ diyen yüzü gene gözünün önünde canlanmış; ihtiyarın metresi Sibel’in yapmacık şen kahkahalarını işitmeye başlamıştı. Terden sırılsıklam olmuş halde önündeki not defterini yaklaştırdı, bir de sumenden temiz parşömen alıp toplantı notlarını temize çekmeye başladı. Temize çekmeye çalıştı diyelim. Tüm notlar birbirine karışmış, okunma ihtimali pek kalmamıştı. Kendi yazısını bile zorlukla seçebiliyor; dikkatini çeken notların altını kırmızı kalemle çizerek temize çekiyordu. Yüzünde hastalıklı bir gülümsemeyle notların arasında bir tanesini daire içine aldı. Kalemin arkasını bir iki defa üstünde tıklatarak tekrar boşluğa bakmaya başladı. Günay’mış adı diye geçirdi içinden. Sigarası kül tablasında kendi kendine yanıp bitmişti. Bir tane daha çıkarıp yaktı. Geniş pencerelerden büyüleyici boğazı izlerken, kıyı şeridinin yemyeşil örtüsünün maviyle birleşimi, karşı yakada göğe uzanan minareler ve görkemli Anadolu Hisar’ının surlarıyla martılar oyaladılar bir süre. Günay’mış adı diye geçiriyordu içinden sürekli. Gerilimi azalmış, rahatlamış hissediyordu. Tekrar notlarına döndü. ‘‘Ne istiyormuş bunlar bakalım’’ diye kendi kendine söylenerek -okuyabildiği kadarıyla- göz atmaya başladı yazdıklarına.

Sendika… iş güvenliği… Kadir… Remayözcüler… paketleme… iş güvencesi… trikocuların sorunları… İbrahim… koruyucu ekipmanlar… meslek hastalıkları… mesailer… ‘‘Bu nedir arkadaş!’’ diye diye temiz sayfaya düzgünce, madde madde yazıyordu talepleri. Sumenden ikinci bir parşömen aldı. Havalandırmaların çalışmaması… göçmen işçiler… Göçmen işçimiz mi varmış bizim diye geçirdi içinden şaşkınca. Kimyasallar… kumlama- taşlama… Tekrar -ulan yavşaklara bak; slogan atar gibi sıralamışlar istediklerini- diye düşündü. İş kazaları… özlük hakları… tekstil tozu- ciğer hastalıkları… az işçiyle çok iş… saat ücreti… İfadesi şekilden şekle giriyordu işçi temsilcilerinin taleplerini yazarken. İki parşömen tamamen dolmuştu; yeni boş bir sayfanın tam ortasına büyük harflerle yazıyordu: ABDULLAH– KADİR- İBRAHİM- GÜNAY… Soyadları neydi ki diye düşündü, önemsemeden kâğıdın tepesine -İşçi Temsilcileri- diye yazıp kocaman bir ünlem işareti koydu sonuna. Not defterinde kullandığı yaprakları koparıp buruşturarak attı; temizlerini toparladı. Mesai bitiş sireni kulakları sağır ederek çalarken işçi yığını dar kapıya gürültüyle hücum ediyordu. Sigara paketini ve kibritini cebine koyup kalkarken -aklına aniden bir şey gelmiş gibi- dosyaya koyduğu kağıtları tekrar çıkardı. İşçi temsilcilerinin adlarını yazdığı sayfayı en üste koydu. Kalemlikten aldığı kırmızı tükenmez kalemle, bir ismin üstünü emin tavırlarla karalayarak okunmaz hale getirdi. Günay’ın… Tekrar toparlandı, masayı öylesine bir kontrol edip çıktı odadan. Koridorda büyük dedesinin resmi önünde gene istemsizce gülmeye başladı. Sesli olarak ‘‘İtalyan’mış! Yalanlarını sikeyim!’’ diyerek odasına geçiyordu ki mesaisini bitirmiş çıkmakta olan muhasebecisiyle kapısında karşılaştı. Koridorun başındaysa Leyla Hanım ayakta bekliyordu.

Muhasebeciye takıldı görür görmez: ‘‘ne o ihtiyar? Çıkıyor musun? Battık mı? Batıyor muyuz?’’ Bunun üzerine oldukça kısa boylu, göbekli, saçı sakalı bembeyaz ve birbirine karışmış haldeki muhasebeci yanıtladı: ‘‘sayende Sercan, sayende…’’ Gülüşüyorlardı… Sercan Bey ‘‘sen de çıkabilirsin patron!’’ diye Leyla Hanım’a seslendi. Muhasebeci ‘‘sabahtan beri bir imza attıramadık sana, gene imzanı taklit etmek zorunda kaldım’’ dedi, ‘‘çek patlayacaktı neredeyse.’’ Sercan Bey yarı boyundaki yaşlı adamdan gülerek eğilip, yanağından bir makas alırken: ‘‘bunun için burada değil misin dayıcığım…’’ dedi ve elindeki dosyayı ona verdi. Bir elinde evrak çantası ve koluna attığı ceketle, eline tutuşturulan dosyaya bakakalan göbekli muhasebeci, arkasını dönüp gitmekte olan Sercan Bey’in arkasından bağırdı; dosyanın en önünde isimleri görmüştü: ‘‘ne olacak bunlar?’’ Öteki aldırış etmeden ağır adımlarla yürümeye devam ediyordu. Tekrar seslendi: ‘‘Sercan ne olacak bunlar?’’

Sercan Bey’in yüzünden bir gölge geçti gene. Şeytani bir ifadeyle sırıtırken arkasına dönmeden ‘‘bana mı soruyorsun dayı ne yapacağını? İşini yapacaksın tabii ki… Siktir edin! Kovun gitsinler…’’  

Fabrika gece bekçileri dışında tamamen boşalmıştı. Sercan bey odasında günü kafasında tekrar yaşıyor, tartmaya çalışıyordu. Babasının dediği ‘‘bilmediği şeyler’’ neydi? Sadece kendisini baskı altında hissetmesini mi sağlamak istiyordu? Bunun için ekstra çaba göstermesine gerek yoktu ki… Varlığından her türlü baskıyı hissediyordu zaten. Şu Günay ne güzel bir şeydi öyle. Nasıl dikkatini çekmemişti bugüne kadar? Ne demişti, ‘‘beyaz genelevlere…’’ Beyaz genelev de neymiş ki? Nasıl yaklaşabilir; daha yakından tanıyabilirim acaba? Mutlaka bir yolunu bulmam lazım. Sendika falan diyorlar da bizim zaten sendikamız yok mu yahu? Sanki peder bunları biraz fazla gevşek bırakmış. Kart zampara! Anca bize çemkirsin zaten… Tekstil tozuymuş… Ulan ne olacaktı ya! Tekstil fabrikası değil mi burası? Şu halimize baksana biz de toz içindeyiz. Ama Allah için güzel kız! Kibar’a çıtlatırım olmadı bir. Patronunu reddedecek değil ya. Neymiş? Sormuyormuşuz mesaiye kalmaları için. Prensese bak sen! Cazgır da bir şey ha…

Sercan Bey, zihnindeki onca hızlı döngülere rağmen, ağır hareketlerle dolabını açıp siyah bir balıkçı yakalı triko aldı. Terden sırılsıklam olmuş gömleğini yavaşça çıkarıp aldığı trikoyu giydi. Maun mobilyanın tavana kadar uzanan bir kapağını açtığında odadan gizlenmiş bir banyoya giriliyordu. Elini yüzünü yıkadı, soğuk suyun uyandırıcı etkisiyle kendine geldi. Aynada gür saçlarını düzeltirken ne kadar yakışıklı bir adam olduğunu geçiriyordu içinden. Gerçekten de esmer güzeli genç bir adamdı. Fabrikanın kokusundan kurtulmak ister gibi losyonlar, parfümler sıktı; kumaş pantolonunu ve makosenlerini çıkardı. O halde tekrar dolabına dönüp Amerika’dan getirdiği bir kot pantolon ve spor ayakkabısını alıp giydi. Üstünden çıkardığı her şeyi olduğu yerde bırakmıştı odasından çıkarken. Arkasını sürekli toparlayan bir sekreteri vardı sonuçta; hep birileri olmuştu…

Fabrikadan ayrılırken etrafındaki sessizce bekleyen makinelere şöyle bir göz gezdirdi. ‘‘Hani çok çalıştırıyormuşuz’’ dedi kendi kendine; ‘‘yatıyor işte makineler…’’ -Bunların boş durması ne büyük hata- diye iç geçirdi. Sonra iş yetişmiyormuş… Yetişmez tabii! Sevkiyat bölümünden geçerken raflardaki -silme dolu- hâkî renkli dev kumaş bobinlerine baktı. Ordunun işlerini uzun zamandır yapıyorlardı. Emniyetin de… Bu ticari ilişkilerin getirdiği ayrıcalıkları anlatmamıza gerek yok sanıyorum. Asilzadelerin paradan daha önemli kazanımları olduğunu söylememiz yeterli olacaktır. Sercan Bey, bu işe bir el atmak, kafa yormak gerekiyor diye düşündü; bu kadar yatırımın sessizce yatmasının kimseye bir hayrı yoktu. Terlemeye başladı; amma da sıcakmış! Fırça bıyıklı haklı mıydı yoksa? Öbürü mü dediydi bunu? Neyse ne; siktirsin gitsin şerefsiz sünepeler! Başını iki yana sallayarak sinirle sırıtırken bekçinin el pençe iki büklüm ‘‘iyi akşamlar beyim’’ demesini cevapsız bıraktı ve otoparka doğru yöneldi. Bekçi daha doğrusu şöyle seslenmişti: ‘‘yahşamlar beğim’’…

İşçileri balık istifi doldurup götüren son servis dolmuşu henüz ayrılmıştı. Üsküdar İskelesi servisiydi sanıyorum. Karşıdan gelenler için yeni iskeleye servis hattı eklenmişti. İşçiler vapurla eşsiz bir Boğaziçi turu atıp, üzerine tıklım tıkış servis dolmuşlarıyla bir saatlik gezintiyle kutsal ekmek kapılarına gelip gidiyorlardı. Kapıdan girerken eğilmesinler de ne yapsınlardı? Sercan Bey, otoparkta tek başına kalmış yepyeni, bilmem kaç beygir, üstü açık pastel fıstık yeşili rengindeki Chrysler marka arabasının yanına geldi. Kapısını açtığında -aklına yeni bir şey gelmiş gibi- koltuktaki penye ceketini alıp geri kapattı. Biraz yürüyüş ve deniz havası iyi gelecekti; biraz da yalnızlık…

Beykoz Çayırı yanından yürürken kestane ve ıhlamur ağaçları altında kendiyle baş başaydı. Sokağın ortasında kalmış asırlık meşe ve gürgen ağaçları cıvıldayan kuşlara ev sahipliği yapıyordu. Güneş neredeyse tamamen batmış; alaca kızıllığıyla sokağı tabloya çevirmişti. İtalyan’ın çizdiği gibi değil ama; rahatlatıcı. -Ulan nerden geldi gene aklıma- diye geçirdi içinden; o resme göre büyük dedesi tam bir ucubeydi. Sinirle güldü kendi kendine; denizden gelen tatlı esinti, görkemli ağaçların yapraklarını dalga sesiymişçesine hışırdatıyor ve yüzüne vuran tuzlu nem fazlasıyla rahatlatıyordu gergin genç adamı. Akşam telaşı pek uğramamış gibiydi sokaktaki küçük gruplar halinde yürüyen insanlara. Çoğunluğunu işten eve dönüş yolundaki işçiler oluşturuyordu bu kalabalığın. Yakın çevrelerde oturan şanslı azınlıklar da diyebiliriz. Günün kritiğini yapıyorlar, sohbet ederek yürüyorlardı. Sokaktaki bol miktardaki seyyar satıcı da göze çarpıyordu; simitçisi, tatlıcısı, limonatacısı… Temiz hava iyi gelmiş, açıldıkça daha hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı. Etrafındaki hiçbir şeyi umursamadan zihnine gömüldükçe, etrafına saçılan anıları-düşünceleri geride bırakarak yürümeye devam ediyordu. Bunları geride bırakırken çoğuyla çatışma haline giriyor, kendi kendine konuşuyor, farkında olmadan yaptığı el-kol hareketleriyle dışarıdan görene gülünç görüntüler sergiliyordu. Bu durum zerre kadar umurunda değildi tabii. Ağırlıklarını attıkça hızlanıyor; netleşiyordu. Her şeyi geride bıraktığında odaklanacağı asıl konuyla baş başa kalacaktı. Bu fikre ikna olmuş halde koşar adımlarla yürümeye devam ederken odak konusuyla Çayır Caddesi ile Hanım Sokağı’nın kesiştiği köşede burun buruna geliyordu…

Evrenin ilginç bir espri anlayışı olmalı; soluk soluğa kalmış, yüzündeki ifadesiyle beraber tüm sokak devinimi de durmuş, hatta kuşlar bile susmuştu. Duyulabilen sesler sadece kalp atışlarıyla, hışırdayan yapraklardan geliyordu ve hızla merkezdeki donmuş sahnenin etrafında dönüyorlardı sanki; babası kundura işçisi Halil’in koluna girmiş Günay’la göz göze donup kalan Sercan’ın…

*** DEVAM EDİYOR ***           

$ s Yorumları

Cevap bırakın
  1. Vay, vay, vay, vay..
    Gerilim dozu en yüksek bölümüydü bu, öykünün..
    “Aşağıdan yukarıdan, yolun sonu görünüyor” dediği gibi ozanın,
    İlginç gelişmelerle yüzyüze kalacağız gelecek bölümlerde, belli oldu..

    Termodinamiğin temel yasaları devreye girecek ve sıkı bir alışveriş yaşanacak sanıyorum, ilerleyen bölümlerde..

    Kriminolojide de zaten, kurbanla fail arasındaki -kaçınılmaz- alışverişten söz edilir, değil mi..
    Bakalım, kimin kurban kimin fail olacağı henüz belli olmayan öykümüzde, kim kimden neler alacak..

    Sağlam bir dönüşüme şahit olacağız gibi, sanki, öykünün sonlarına doğru..

    Gayet iyi gidiyorsun yoldaş, devam..

    👏👏👏👏👏

Bir cevap yazın