içinde

Göç…(10)

KORUYUCU MELEK

[i]

Yağmur dinmiş, mahallenin gürültü patırtısı yerini sessizliğe bırakmıştı. Necla abla saçlarımla oynarken uyuya kalmıştı. Vakit sanıyorum gece yarısına geldiğinde, dışarıdan iki sarhoşun homurdanmaları duyulmaya başladı; birkaç dakika sonra da şöyle bir sataşma: ‘‘ne bakiiyn layn! … Surri!’’

Hemen ardından ayak sesleri yaklaştı ve kapımız çalındı. Nihayet gelmişti. Yataktan sıçrayarak kalkıp kapıya yöneldiğimde Necla abla uyanmadı. Fasih sırılsıklam ve kapkara kire batmış olarak geldi. Elleri kolları doluydu; alışveriş yapmıştı gelmeden. Yüzünden biraz mutluluk, biraz geciktiği için mahcubiyet ve fazlasıyla yorgunluk okunabiliyordu. Ellerimi iki yana açıp, sitem eder gibi baktığımda ‘‘çalıştım’’ dedi; ‘‘iş buldum, çalıştım…’’

Elindeki poşetleri hemen yere bırakıp banyoya girerken ‘‘dur iki dakika bekle; anlatacağım’’ dedi; ‘‘şu pijamalarımı versene, kurtulayım bir şunlardan’’ diye ekledi. Üstünü değiştirirken banyodan konuşmaya devam ediyordu; ‘‘niye bekledin ki? Uyuyaydın ya!’’

‘‘Nasıl uyuyacaksın?’’ diye sormuyor ki! Gözüm yerdeki poşetlere takıldı; içinde sırf ben yiyeyim diye öteberi doluydu. Seviyorum diye kavanozda çikolata, bisküvi, kraker gibi abur cubur doldurmuştu. Birkaç tane konserve ton balığı, barbunya ve patlıcan kızartmasıyla, sosis-salam da almış; bu saate kadar ‘‘çalışmasının’’ somut karşılığını koymuştu ortaya. Kuru kıyafetlerini giydiğinde rahatlamış bir ifadeyle çıktı banyodan. Gözlerine yorgunluğun ağırlığı çökmüştü.

‘‘Niye haber vermedin, merak ettim çok’’ diye serzenişte bulununca ‘‘şarjım bitti; hem fırsatım da olmadı’’ dedi. ‘‘Merak etmene gerek yok, bir şey olmayacak bana’’ derken; gözleriyle yatağımızda uyuyan Necla ablayı işaret ederek sordu: ‘‘bu niye burada yatmış gene?’’

‘‘Köpürüyor’’ dedim; ‘‘akşama kadar sövdü durmadan’’ ve hemen ekleyip sarıldım koşarak: ‘‘çok merak ettim…’’

‘‘Tamam, oğlum geldim işte! Boğacaksın şimdi, dur!’’ derken saçlarımı okşayarak oturtturdu beni. Necla ablanın ayakucuna ilişmiştim; o da gelip yanıma oturdu. ‘‘Sabah çok erken çıktım, uyandırmak istemedim…’’ diye anlatmaya başladı. ‘‘Keşke uyandırsaydın’’ dediğimde, ‘‘dur, kesme sözümü’’ diyerek aldı sözü tekrar.

‘‘Dediğim gibi erken çıktım. Uyku tutmadı. Dedim ki bugün bir iş bulacağım. Çarşıya doğru yürüdüm; düşüne düşüne. Ne kadar yürüdüm, nereye vardım bilmiyorum; öyle dalgınım. Bıçak gibi soğuk; adamın yüzünü kesiyor, o derece. Nasıl yürüyorduysam ter içinde kalmışım. Bir an soluklanayım diye durduğumda yolun karşısındaki kamyonu fark ettim. Toptancının önüne yanaşmış, arkası yük dolu. Etrafında da bir iki yaşlı adam, öyle bakıyorlar; kamyonun şoförü sanırım -hararetli hararetli- bir şeyler anlatıyor. Yaklaştım. Şoför kamyonu bir an önce boşaltmalarını istiyor; geç bile kaldığını, aracının buraya girmesinin yasak olduğunu falan anlatıyor. Ötekiler de biraz beklemesini, adam çağırdıklarını anlatmaya çalışıyorlar ama ne mümkün. Adam dinlemiyor ki! Büyük ihtimalle başka bir yerden alacağı yük var; onu kaçırmamak için celalleniyor kamyoncu. Ee diyorlar -sen çık arabaya, ver bize yukarıdan, biz taşıyalım bitsin bir an önce; sen de git işine bak! Daha fazla sinirleniyor adam -benim işim mi bu, hem siz nasıl alacaksınız bu kadar malı- falan demeye başlıyor. Akşama kadar bitmez! Alırdın alamazdın diye atışırlarken ben giriyorum araya. Yardım edeyim mi?’’ …

Yorgun ama heyecanla gününü anlatırken Fasih’in yüzüne bakıyorum. Sanki kendi kendine konuşuyor gibi anlatıyordu. Bana anlatıyordu ama ben anlattıklarından çok yüzündeki mutluluk maskesine şaşırıyordum. Bir şeyler gizliyordu; bu çok açıktı. Kendimi suçlu ve sorumlu hissetmeye başlamıştım. Devam ediyordu:

‘‘… Gel oğlum gel, Allah gönderdi seni diyorlar. Kamyoncu çaresiz; öfkeyle çıkıyor yükün üstüne. Gösteriyorlar bana yükü nereye indireceğimi; böylece yukarıdan kızgın adamın verdiği kolileri-çuvalları, gösterilen yerlere taşımaya, istiflemeye başlıyorum. O iki ihtiyar da indirdiğim malları kontrol ediyorlar. Verdiği her parçayla beraber söylenmeye devam ediyordu kamyoncu. Kafasını iki yana sallıyor; küfürler ederek kolileri düşmanıymış gibi ite saça önüme atarak kamyonunu boşaltıyordu. Ettiği küfürleri yalnız ben duyuyordum, dükkân sahibi içeri kaçmış; depoda taşıdığım malları sayıyordu, diğer ihtiyarsa galiba esnaf komşusuydu…’’

‘‘Tek başına mı taşıdın bütün kamyonu?’’

‘‘Aynen öyle. Koliler ağır değildi pek, sanıyorum beş veya on kiloluklardı. Ama çuvallar epey zorladı, yirmi beş kiloydu her biri. Başlarda rahat taşıyabildim ama yük yarılandıktan sonra bitmedi bir türlü. Her neyse, öğlene hepsini taşıdım bitirdim. Kan ter içinde kalmıştım, elim ayağım titremeye başladı; kahvaltı yapmamıştım henüz. Çıkarıp tam otuz lira verdiler! Lavabolarında elimi yüzümü yıkarken gözüme şu senin sevdiğin cipsler takıldı. Dükkândan çıkmadan dedim, biraz alış veriş yapayım. Bunları oradan aldım işte. Sağ olsun, para da almadı dayı bunlar için…’’

‘‘Koca kamyonu tek başına indirdin ve otuz lira mı? Bir de üstüne o parayla bunları mı alacaktın? Yetmezdi bile!’’ sesimi yükselterek, sitem eder gibi veya ne bileyim mahcubiyetle ezilmiş gibi söylemiştim bunları. Benim için bu kadar ezilmesine tahammül edemiyordum. Aylardır başının etini yiyordum zaten; ben de çalışmak istiyorum, bir işin ucundan tutabilirim diye. İzin vermiyordu. Okul arıyordu benim için; ben istiyormuşum gibi.

‘‘Çaktırma!’’ dedi gülerek; ‘‘biliyordum para almayacağını ben; anlamıştım hareketlerinden bakışlarından. Hem dur, daha bitmedi! Alacaklarımı alıp çıktım, karnım zil çalıyordu. Başım açlıktan dönmeye başlamıştı artık. Dedim gidip bir çorba içeyim; hani geçen senle gittiğimiz çorbacı vardı ya, ona. Az biraz yürüdüm, bir baktım yolun karşısında bizim kamyoncuyu durdurmuşlar. Bu sefer polislere anlatıyor derdini hararetli el kol hareketleriyle! Ellerinde evraklar…’’

Gülmeye başlamıştı. Ben de gülümsedim; Necla abla ise horluyordu…

‘‘Agresif bir adammış! Yazık ama yahu; ne kadar ceza ödedi kim bilir. Güldüm geçtim. Çorbacıya vardığımda masaya otururken vitrindeki yazı dikkatimi çekmişti. Eleman alınacak yazıyordu. Çok acıkmış olduğumdan öncelikle çorbamı söyledim. Getiren garsona sordum; ne elemanı alacaksınız diye. Bulaşıkçı lazım dedi; gelen kaçıyor! Ne kadar veriyorsunuz dedim; uygunsa ben çalışabilirim…’’

‘‘Hadi canım!’’

‘‘Dur, kesme! Dedi ki; kırk lira yevmiye olması lazım, bir sorayım. Gidip kasada oturan şişman adamla fısır fısır konuştular. Adam kafasını bile kaldırmadan ağzının içinden bir şeyler söyledi. Çenesinin altında gıdığı şişmiş, kel kafalı, gözlüklü bir adamdı. Nefes alamıyormuş gibi morarmış bir suratı vardı. Her neyse; ne konuştularsa garson geri geldi. Otuz lira yevmiye veriyormuşuz dedi. Çorbamı yarılamıştım ben bu arada. Tamam, uygun dedim; ne zaman başlayabilirim? …’’
‘‘Yemeğe gittiğin yerden iş istedin… Fasih, çok mu kötü durumumuz? Diyorum sana, ben de çalışayım; çalışabilirim…’’
‘‘Oğlum dur! Bir anlattırmadın ha! Hem ne diyorum ben sana; okula başlayacaksın yakında. Soruşturuyorum. Neyse; ne diyordum? Garson, yemeğimi yedikten hemen sonra başlayabileceğimi söyledi. Bir çift çizme, önlük ve lastik eldiven getirdiğinde bitirmiştim yemeğimi. Taşıdığım yükün yorgunluğu -yemeğin ağırlığıyla- ortaya iyice çıktı. Dedim kalk Fasih! İş beklemez. Poşetleri mutfağa koyup iş kıyafetlerimi giydim. İşe başlamadan önce yediğim yemeğin parasını vermek istedim; mor suratlı adam -hırıltıya benzer bir sesle- benden olsun dedi. Böylece bulaşıklarla boğuşmaya başladım. Önce küçük tabak çanak; bardak ve çatal kaşıklar yığıldı önüme. Birini yıkadığımda önüme iki tane daha geliyordu. Hiç bitmeyecek sandım bir ara. Mutfak oldukça sıcak ve havasızdı. Müşterilerin oturduğu kısımdan bağımsız; kapalı ve küçük bir mutfaktı. Benden başka, bir de aşçı çalışıyordu. Adam hayatından bezmiş gibi görünüyordu. Tek kelime etmeden sadece çalışıyor, bazen benim tezgâha gelip, sessizce takımlarını toplayıp gidiyordu. Fena yoğun tempolu bir iş anlayacağın… Saatin farkında olmamıştım; bir ara iş sakinleyince seni aramak için telefonumu çıkardım. Şarjımın bittiğini de o zaman fark ettim. Gelen tabaklar seyrekleşmişti; işimizin azaldığını düşünüp önemsemedim. Nasıl olsa bitti; birazdan eve giderim diye düşündüm…’’
‘‘Ama bitmedi değil mi?’’
‘‘Sorma. Tabaklar bittiğinde önüme tencere kazan ne varsa yığdılar. Koca koca kazanlar, tavalar falan… Neyse, epey uğraşıp onları da bitirince sordum; tamam mı? Değilmiş! Mutfağı tepeden tırnağa; tezgâhlarından, davlumbazına kadar yıkayacakmışım. Yağ çözücülerin sıcak suyla nasıl bir buhar yaptığını biliyor musun? Ben de yeni öğrendim! İnsanın genzini yakıyor; ciğerlerinde hissediyorsun yanmayı. Neyse, onu da hallettim; sonrasında salonu da yıkamam gerektiğini söylediler…’’
‘‘Ohoo bitmeyecek! Gene tek başına yaptın tabii hepsini… Değil mi?’’
‘‘Yok, bu sefer garson da yardım etti. Sandalyeleri masaların üzerine kaldırdı; ben de köpürte köpürte yıkadım tüm salonu…’’
‘‘Bitmiştir artık!’’
‘‘Bitsin artık!’’ dedi, ‘‘ben de bittim! Saat gecenin on buçuğu olmuştu. Önlüğümü ve çizmeleri çıkarıp, poşetlerimi de alarak, mor suratlı adamın yanına gittim. Herhalde işim bitmiştir dediğimde, gözlüklerini hafif kaldırarak poşetlerimi süzdü bir; sonra da çıkarıp yirmi beş lira verdi. Elimdeki paraya bakakalıp, otuz lira değil miydi diye sorunca; bozuğunun olmadığını ve yarın gittiğimde vereceğini söyledi. Bir an donup kalarak -yarın gelmeyeceğim!- dedim…’’
‘‘Adamlara bak yahu! Verdi mi peki sen öyle deyince?’’
‘‘Yaa; verdi! … Dediği şu oldu: içtiğin çorbaya say o zaman! …’’
‘‘Vay orospu çocuğu!’’
‘‘Şşşt! Küfür yok Behram!’’
‘‘Nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun? Yarın gidip indirsek ya şu şerefsizin camlarını…’’
‘‘Sakin ol Behram, sakin ol! Kimseyle takışacak durumda değiliz şu an… Hem merak etme; yaptım bir şeyler…’’ derken gülmeye başlamıştı.
Ertesi gün anlattığına göre, önce mutfakta poşeti kaldığı bahanesiyle geri geçip, saatlerdir özenle yıkayıp dizdiği porselenlerin hepsini -tezgâhı devirerek-  yerlere saçmış; sonra da -içerdekilerin şaşkın bakışları arasında- sandalyenin tekiyle, vitrin camını tuzla buz edip sırra kadem basmıştı…

2013 yılı; Şubat ayı ortalarıydı. Saçılan toplumsal nefret tohumlarının filizlenmeye başladığı günler…

Devam edeceğiz…

$ s Yorumları

Cevap bırakın
  1. Bildiğin nedenler sebebiyle yeterince yakın değilim foruma…
    Fazla zaman ayıramıyorum…
    Senin bu hikayene de -sanıyorum 2. bölümden sonra- bakamadım, yeteri kadar ilgi gösteremedim…
    İşin garibi, ilginç bir şekilde, daha iyi oldu inanır mısın?…
    Dün başladım -fırsat buldukça- okumaya.
    Şimdi, az önce de son bölümü attım kenara…

    Heyecanla beklediğin bir diziyi sabırla biriktirip, üç beş bölümünü ya da koca bir sezonunu tek seferde izlemek gibi bir şey oldu…

    Öykü zaten tanıdık bana, biliyorsun…
    Yine de önce iki kardeşin ve sonrasında Necla’nın orospuluk yolundaki yürüyüşlerinin anlatıldığı bölümlerde;
    Hele de bordo renkli arabadan -ne olduysa artık- siktir edilmesi kısmında çok etkilendiğimi söylemeliyim…

    Bu son bölüm de çok
    -ve hatta fazlasıyla- güzel, kolay, akıcı bir üslupla resmedilmişti,
    kutlarım…

    Yalnız, sormadan edemeyeceğim doğrusu,
    bordo renkli araba neydi be abi?…

    Sene olmuş 2021, bordo renkli araba mı kalmış Allah aşkına?… (Anlattıklarımın hepsi tamam da oraya mı takıldın yoooruum?..)

    Hayır, vakti zamanında Buick, Chevrolet Nova filan gibi Amerikan arabaları vardı, anlattığına benzeyen de…
    Şimdi, varsa yoksa siyah ya da metalik gri jip…
    Bordo ne, bordo?…

    Aklında takılı kalmış senin bir yerlerdeeen ama, dur bakalııım, çıkar ortaya…

    Güzel filan değil,
    Çok güzel, fazla güzel gidiyorsun…
    Harika gidiyorsun yoldaş…

    Yorum gelmedi diye yüzünü dökmeyesin sakın, görüyorsun, takipteyim…

    09.11.2020… 03.25 itibariyle izlemekteyim seni, ensendeyim…
    Haberin olsun yani…
    Yok öyle…

    💖💖💖💖💖

Bir cevap yazın