içinde

Göç…(5)

DUMANLI YILLAR…

[i]

Necla abla, Mardinli Kürt bir baba ile Arap bir annenin ikinci çocukları olarak İstanbul’da doğmuştu. Çocuksuz bir aile olarak İstanbul’a göçen ana babası, sefaletten kurtulma umuduyla köyden bir bavul -bir çuvalla- kaçarcasına gelmişlerdi büyük şehre. Bu ‘sefaletten kurtulma’ işinde belirsiz noktalar oldukça fazla var; nitekim bazen köyleri yakılıp boşaltılmış, bazen de süregelen kan davasından kaçmış oluyorlardı. Bize ha bire anlattıklarından hatırlayabildiklerimi aktarıyorum zira her seferinde farklı hikâyeler ortaya çıkıyordu. Bu çelişik anlatımları öyle temel mantık hatalarıyla doluydu ki; bazen iki, bazen dört kardeş oluyorlardı. Bir macera İstanbul, diğeri İzmir’de geçiyordu. Sanıyorum en çok tekrarladıkları, hafızamda yer ederek kafamda Necla abla görünümünü oluşturmuştu. Her neyse!

Hikâyenin İstanbul’da geçtiğini düşünüyorum ve bu büyük şehir; ezici çarklarıyla aileyi silindir gibi ezip geçmişti anladığım. Baba, inşaatlarda -insanlık dışı işlerde, komik ücretlerle- çalışarak, tutunmaya çabalayıp; anne ise zengin evlere gündeliğe gide gele, karınlarını doyurabilmişlerdi ilk başlarda. Bir gecekondu mahallesinde yaşıyorlar ve neredeyse tüm zamanlarını çalışarak geçiriyorlardı. Tabii genç ve sağlıklı zamanları o zamanlar. Bu tempo ile devam ederken, üst üste iki kız çocukları oldu. Araları bir sene bile yok. Anne, çalışamadığı dönemde; zengin evlerin ve rahat yaşantıların özlemini fazlasıyla duyardı; sanki kendi orada yaşarmış gibi. Hâlbuki bütün o lüks evler ve tüm şatafatlı hayat; yaptığı en pis, en ağır işlerin merkezini oluşturuyordu. Buna rağmen oraya aitmiş gibi hissettikçe yaşadığı aileye, topluma ve kendisine yabancılaşmaya başladı. Kaçınılmaz olarak; üzerindeki çiçekli basmadan fistanı, oturduğu mahalleyi, konuşmasını, beraber dünyasını değiştirdiği kocasını beğenmez olmuştu. Yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığını anlayacak ilgiyi de; kocasında ara ki bulasın…

Henüz on sekizindeki genç anne, ikinci bebeğin kırkının çıkmasını zor bekledi. Bazen ‘çalışmak zorunda oldukları’ bahanesiyle, büyüğünü komşu kadınlara bırakıp gidiyor; gelirini de onlarla paylaşıyordu. Kundaktaki minik Necla -eğer hatırlayabilseydi- daha detaylı anlatır ve muhtemelen utanırdı; annesinin, temizliğe gittiği lüks villalardan aşırdığı küçük ziynet eşyalarını ve paraları, kendi zıbınında çıkardığını. Yokluğu fark edilmeyecek miktarlarda çalmakta gitgide ustalaşıyor ve gizleyerek biriktiriyordu. Yaşadığı hayattan çıkış bileti lazım olabilirdi. Etrafının ezgin hayatına tiksinerek bakıyor, kucağındaki bebekler bile onu gerçeğe döndüremiyordu artık. Gecenin bir saati evine dönen adamın önüne, krom tasla koyabildiği çorba, ona saten masa örtüleri üzerindeki incecik porselenleri, zarif yemek odalarını hatırlatıyor; kocasının toz toprak içinde, yırtık pırtık kıyafetleri ve ter kokusu ise hayal dünyasındaki temiz, iyi giyimli ve güzel kokan beyefendileri aklına getiriyordu. Oysaki o yemek odalarının sadece temizliğini yapmış, o beyefendilerle de sadece işbaşı yaptığında merhabalaşmıştı. Alımlı güzelliğine rağmen kimsenin kendisini gördüğü bile yoktu; o geldiğinde, diğerleri -o yüce insanlar- çoktan gitmiş oluyorlardı. Zamanla kahretmeye, her şeyden soğumaya başladı. İşe gittiği yerlerden, çöpe atılacak magazin dergilerini de getirerek biriktiriyordu. Evde olduğu bütün zamanlarını bu dergilere bakarak -okuma yazması yoktu- geçiriyor; kendini iyiden iyi zehirlemeyi sürdürüyordu. Kıyafetlerini, saçlarını başlarını, arka plandaki mekânları karşılaştırıyor, umutsuzluğa gömüldükçe bebekleriyle de hiç ilgilenmiyordu artık; zaten niye varlardı ki? Kendisi de, en az dergilerde gördükleri kadar güzel ve genç bir kadındı. O halde neden onlar gibi yaşamasındı. Gitgide daha da mutsuzluğa ve hırsa gömüldü, gerildikçe gerildi ve ‘çıkış biletinin’ bedelini biriktirerek nihayetinde koptu gitti. Kızları henüz beş-altı yaşlarındaydı terk edip gittiğinde. Hayal ettiği hayata kavuşup kavuşmadığını bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa; çıkış biletinin tek yönlü olduğu ve Necla ile ablası Berrin’in annesiz büyüdükleridir.

Baba ise bu olayı anlamlandıramamış, fakat arkasını da aramamıştı. Giden gitmişti artık. Sadece kısa bir süre şaşkınlık yaşadı, çünkü her şeyin yolunda gittiğini sanıyordu. Kızları büyüyor, karınları doyuyordu; başka ne ihtiyaçları vardı ki? O zamana kadar ölümüne çalışıyordu, bundan sonra da öyle olacaktı. Çalış, didin, kazan ve ye! Hayata bütün bakışı bu merkezdeydi. Çalışıyordu, hem de en ağır inşaat işlerinde çalışıyor ve para kazanıyordu fakat bunu ne için yaptığını bir defa bile sorgulamadı. Karısı gitmeden önce de, sonrasında da hep çalıştı; ailesinin ve kendisinin barınma, yeme içme, giyinme gibi temel ihtiyaçlarını, iyi kötü karşıladı ve sonrasını hiçbir zaman düşünmedi. Ne daha iyi yaşamayı, daha iyi giyinmeyi; ne de daha iyi yemeyi aklına bile getirmedi. Çalışıyordu çünkü bunu biliyordu. Karısına, çocuklarına veya kendisine daha iyi bakmak için değildi çabası. Aslına bakarsanız, onları çok da önemsediğini söyleyemeyiz. Kendisini önemsiyor muydu? Sanıyorum bu sorunun cevabı da ‘hayır!’ olsa gerek. Tek önemsediği çalışmaktı, çünkü yapabildiği tek şey buydu. İçindeki koca boşluk, gayesiz hayatıyla daha da büyüdü; büyüdü… Kızların varlığının, annelerini gerçeğe getiremediği gibi; babalarına da bir faydası olmamıştı anlayacağınız. Zamanla içindeki boşluğu -alkol ve esrarla- doldurabileceğini düşünmüş olsa gerek ki; bağımlı hale geldi. Doğal olarak hayat felsefesi, ‘çalış, didin, kazan ve iç!’ şeklinde değişmişti. Gene de kızlarının temel ihtiyaçlarını karşılamayı kendince hiç bırakmadı. Elbette ki çocuk, hele de kız çocuğu büyütmek, hele hele iki kız çocuğu büyütmek; daha fazlasını istiyordu fakat bu konuda hiçbir zaman iddialı olamamıştı. Dumanlı kafasıyla çocuklarının gelişimini izledi; ama sadece izledi. Çalıştığı zamanlarda -kimseye tembih etmesine gerek kalmaksızın- komşu kadınlar, kızlara göz kulak olma görevini üstleniyorlardı. Hiç hır gürü, kavgası-gürültüsü olmayan bu ‘annesiz’ aileyi mahalleli seviyordu. Belki de acıyorlardı, bilinmez.

Kızlar sokaklarda büyüdüler. Büyüdükçe babalarıyla iletişim kurmaya çabaladılar ama başarılı olamadıkları aşikâr. Baba, eve yorgun argın ve çok geç saatlerde geliyor, sorulan sorulara tek kelimelik cevaplar veriyor ve dalıp gidiyordu cıgarasıyla. Belki kaçan karısını, belki de köyünü düşünüyor; esrarla dumanlanan algılarıyla boş boş bakınıyordu.

Necla on dört, Berrin on beşindeydi; babaları iskeleden -dokuzuncu kattan- düşüp parçalandığında…  

….

Yarın Devamke:))