içinde

Göç…(6)

[ii]

Çocuklar arasında her zaman doğal bir rekabet vardır. Eğer bu çocuklar aynı sınıf ya da mahallede ise rekabet vahşi bir hal alabilir. En hızlı koşma, en güçlü olma veya en güzel top oynama gibi… Eğer yarıştığın rakibin hem cinsin ise rekabetin boyutları daha da büyüyebilir. Daha yakışıklı veya daha güzel olma gibi, daha iyi giyinme gibi… Bu rekabetin sonuçları, büyüyen çocuğun karakteristik özelliklerine doğrudan etki eder. Kendine güvenli, içe kapanık, hırslı, rahat ya da çekinik karakter yapılarının, bireylerin gelişimine ve dünya görüşüne; dolayısıyla da direkt olarak hayat kalitelerine etki etmesini yadsıyamayız.

Rekabet eden iki çocuk, eğer kız çocuğuysa, bunlar hemen hemen yaşıt ve kardeşseler; üstüne üstlük beş yaşlarında annelerini, on beşlerinde babalarını kaybettilerse, yarışın çetinliğini gözünüzün önüne getirin. Babaları henüz sağ iken, tüm zamanları sokakta geçtiği halde -o eve döndüğü anlarda- evinde kendisini bekleyen, iki hanım hanımcık kız çocuğu bulurdu. Daha uslu çocuk olma yarışması… Evleri, anneleriyle beraber yaşadıklarından daha derli toplu ve temizdi; her zaman. Daha hamarat olma yarışı… Okula hiç gitmemişler, hiç kimse de bunu dert etmemişti. Keşke eğitim alma isteklerini de yarıştırabilselerdi… Kendi kendilerine çekişerek, tüm ev işlerini yürütebilecek kıvama; henüz on üç, on dört yaşlarında ulaşmışlardı. Yemek yapabiliyor, çamaşır-bulaşık yıkama ve temizlikte birbirleriyle yarışıyorlardı. Tüm bunları, kabul etmeseler de; babalarına azıcıkta olsa yaranabilme güdüsüyle yapıyorlardı. Onun ise zerre kadar umurunda değildi hiçbiri. Ev işlerini bitirir bitirmez kendilerini sokağa atar; akşam baba eve gelmeden dönerlerdi. Dışarı çıkarlarken de süslenir püslenir, tertemiz çıkarlardı. Belli bir yaşa gelene kadar kendi mahallelerinde, komşu kadınların gözetiminde; bir süre sonra ise tüm İstanbul’da boy gösterir oldular. Erken sosyalleşmiş, her şeyi erkenden yaşamışlardı. İkisi de…

Babalarının ölümünden bir sene kadar sonra, hayatlarını idame ettirecek kadar para kazanmanın türlü yollarını bulmuşlardı. Arkadaşlık edecek varlıklı gençleri, bala konan sinekler gibi çekiyorlardı; belki de kulaktan kulağa namları yürümüştü, kim bilir? Tüm bu ilişkilerini, yaşadıkları mahalle dışından kuruyor; mahallelerinde komşuların dikkatini çekmeden, mutaassıp bir yaşam sürüyorlardı. Belirtmek gerekir ki, ev dışında asla birlikte görünmüyorlardı. Ortak arkadaşları yoktu ve ikisi de bir kız kardeşi olduğunu söylemiyordu hiç kimseye. Kimse de sormamıştı gerçi! Fiziksel olarak da hiç benzemiyorlardı birbirlerine. Necla ne kadar karaysa; Berrin o kadar beyazdı. Necla’nın kısacık boyuna rağmen, diğeri gayet uzun boyluydu. Necla’nın tavırları, konuşmaları ve bakışları oldukça erkeksiyken; Berrin ise yapısının en önemli silahları olan dişi tavırlar, cilveler ve şeytani bakışlarla donatılmıştı. Tabii eklemem gerekirse; her ikisi de çok güzel kızlardı. Eve geldiklerinde yaşadıklarını birbirlerine anlatır, amansız rekabeti sürdürürlerdi. Her ikisi de, temel ihtiyaçlarını karşılayacak kasap, manav ve bakkal gibi esnafları, farklı semtlerde bulmuşlar; işin kolayına iyiden iyi alışmışlardı. Onlardaki değişimden komşularının haberi olmasa da, cinselliği bu denli rahat yaşayabilen körpe ve güzel kızlardan; birilerinin haberdar olması kaçınılmazdı ve oldular. Sonrası türlü badireler, dayak ve ıstırap dolu aylar birbirini takip etti. Artık yaşam alanlarının kısıtlanması ve işin; zor günlerle yüzleşme günleriydi. Onlara sahip olmaya çalışan kaba saba bir sürü adamla, türlü manevralarla köşe kapmaca oynuyorlar ve tabiri caizse ‘iti ite kırdırmayı’ pratikte öğreniyorlardı.

Berrin, bu kargaşa dolu günlerde; emekli olmak üzere olan bir edebiyat öğretmeniyle tanıştı. Evli ve üç çocuklu adama; her şeyi gizleyerek ve dişiliğinin tüm hünerleriyle, kelimenin tam anlamıyla ‘yamandı’. Dünyası altüst olan ve karısını, çocuklarını terk eden -neredeyse dedesi yaşındaki- bu adamla birlikte yaşamaya başladılar. Berrin nispeten daha şanslıydı. Adamın despotluğu dışında!

Necla abla, Berrin’in kocasını kendisiyle tanıştırdığı ilk gün; adamın bakışlarından hiç hoşlanmamış, o gün, kız kardeşini son görüşü olmuş ve bir daha haberleşmemişlerdi… Böylelikle Necla’nın dalından kopan bir yaprak gibi savrulduğu yıllar başladı.

Bu arada, diğer ‘itleri’ kırmayı başaran bir başka ‘it’; onun sahibi olmuştu…

[iii]

Necla, ailesinin son ferdiyle belki onu korumak için; belki de kızgınlıkla yollarını ayırdığında, önündeki çetin yolculuktan bihaberdi. Gençliği, gözü pekliği yeter diye düşünüyordu belki. Kimseye ihtiyacı olmadığını, ayakta kalabileceğini sanıyordu. Fısıltı mekanizmasının hızlı çalışması sonucu olarak; yaşadığı mahallede, ona yönelen bakışların rengi değişmeye başlamıştı. Sokağında yürürken kadınların kısık sesle homurdanmalarına; erkeklerin taciz eden bakışlarına ve imalı sözlerine maruz kalmaya dayanamaz hale geldi. Burada daha fazla kalamazdı, onu bağlayan bir şey de yoktu artık.

İmdadına yetişen, kısa bir süre önce tanıştığı arkadaşı Orhan oldu. Bu arkadaşın adı bazen Murat, bazen de Kemal oluyordu Necla abla anlatırken…

Orhan, kendisinden birkaç yaş büyük, oldukça iri yarı, temiz yüzlü bir çocuktu. Giyimine ve gür kahverengi saçlarına epeyce özen gösteren genç adam; üniversite öğrencisiydi ilk görüştüklerinde söylediğine göre. Bir arkadaş grubuyla kafede otururlarken tanıştırılmışlardı. Necla o gün, oynamaya alıştığı bir oyunu sahnelemiş; performans ödülü olarak da, masadan yüz elli lira kadar toplamıştı! Ablası Berrin’le birlikte geliştirdikleri bir taktikti bu. Kurdukları arkadaşlıklarda samimiyet ilerlediğinde, acıklı bir hayat hikâyesi devreye giriyor; Necla ve Berrin, geri ödemek kaydıyla bu arkadaşlarından bir miktar borç para alıyor ve bu paralarla yaşantılarını sürdürüyorlardı. Tabii ki bu arkadaşların hepsi de erkekti. Geri ödemesini merak edip sormuştum; ödüyorlar mıydı? Bu sorunun cevabını gülerek vermişti. ‘‘Yoorum bu kadan lafın içinde buna mı takıldın? Kör olmayasıca!’’.

Daha takıldığım çok şey olsa da soramamıştım fazlasını. Çoğu zaman kimse bir şey sormasa da anlatmaya doyamıyordu maceralarını; unutmamak için sürekli tekrar etmek ister gibi. Bir şeylerle uğraşmam veya başka yöne bakmam yetmiyordu anlatmasını bitirmesine. İster istemez kendimi onu dinlerken bulup; konuya yakalayabildiğim yerlerden soru sorarak dâhil olmaya çalışıyordum. Bu konuşmaların bana da iyi geldiğini, kafamda dönüp duran fırtınalardan uzaklaştırdığını söylemezsem olmaz. Ayrıca dil pratiği de yapmış oluyorduk. Gerçi ben Necla abladan daha düzgün Türkçe konuşabiliyordum!
Her neyse; Orhan, o tanıştıkları gün Necla’ya verdiği parayla beraber, bir pusula yazıp eline tutuşturmuştu. Telefonunu ve adresini yazarken, onun kendisini arayacağını çok iyi biliyordu; aradı da…
…….

OKUYAN VAR MI BİLMİYORUM AMA DEVAM EDECEĞİZ… :))

$ s Yorumları

Cevap bırakın

Bir cevap yazın