içinde

Göç…(7)

….

Orhan kendisinden yardım isteyen Necla’ya epey yardımcı oldu, evini açtı; dilediği kadar kalabileceğini, sıkıntı etmemesini söyledi. İlk başlarda gayet seviyeli ve saygılı davranışlarıyla kızın güven duymasını sağladı. Necla rahatlamıştı ve Orhan’a bağlanmaya başladı. Onun sıkıntılarını paylaşıyor, ev işlerini yapıyor ve okula gidememesine üzülüyordu. Anlattığına göre maddi sebeplerden dolayı çalışmak zorunda kaldığından okulunu aksatmış ve o dönemi kaybetmişti. Seneye devam edecekti ama. Minnet duygusu, Orhan’ın ona saygılı davranışları ve ateşle barutun yan yana duramama kuralı işledi ve ilk iş, ayrı olan yatak odaları birleşti. Bazen küçük tartışmalar yaşasalar da, kısa bir süreliğine güzel günler geçirdiler ama Necla’nın sıkıntılarından kurtulma düşü çok sürmedi. Genç adam gerçek yüzünü göstermişti. İflah olmaz bir kumar düşkünü ve uyuşturucu bağımlısıydı. Bir gün eve geldiğinde, üç adamla beraber kendisini bekler buldu onları. İçeri girdiğinde kimse bir şey konuşmadı, sadece birbirlerine bakıp sustular ve Orhan dışarı çıktı. Yanından geçerken yüzünün bembeyaz, gözlerinin ise nasıl kan çanağı olduğunu anlatırdı hep Necla abla ve avucundaki bir tomar parayı elleri titremesinden zorlukla cebine koyduğunu. Kapı kapanıp içerdeki adamlara döndüğünde, üç çift gözün nasıl kendisine dikildiğini dehşetle anlatır.

O anda, şaşkınlık korkuya, korku nefrete ve nefret de tiksintiye döndü; saatlerce hiç direnmeden tecavüze uğrayarak, o iğrenç yaratıkların işlerini bitirmesini bekledi. Orhan geri döndüğünde; çıkarlarken birisinin ona sırıtarak ‘‘ne çok para aldın lan şerefsiz! Değmezmiş o kadar!’’ dediğini ve ‘‘haftaya görüşürüz!’’ diye eklediğini işittiğinde yarı baygındı, bitap düşmüştü. Acı içinde, öfkeyle ona saldırdığında; sol gözünün üstüne yediği balyoz gibi tek yumruk, kalan son gücünü de uçurdu gitti. Düşerken de kafasını da sehpanın köşesine çarpmıştı. Baygın yatarken karnına ve suratına birkaç -sağlamından- tekme yediğini sonradan anlayacaktı. Ne kadar sonra kendine geldiğini bilmiyordu ama uyandığında Orhan’ı yanında, beyaz atletiyle sırtını duvara yaslamış; bacaklarını iki yana ayırmış bir şekilde sızmış buldu. Sol kolunu serum lastiğiyle boğmuş; ağzından köpükler akıyordu. Bacaklarının arasında hala yanan dibi kalmış bir mum ve bir kaşık; sağ elinde de düşmek üzere olan bir şırınga tutuyordu. Ayrıca her yer, kırılan sehpanın camları ile doluydu. İnleyerek doğruldu; karnını tutarak ayağa kalktığında dizleri titriyor ve gözünü yerdekinden ayırmıyordu. Ayağını sürüyerek mutfağa geçip, gözüne kestirdiği bir ekmek bıçağı alıp geri döndü. Yüzü gözü kan içinde, burnundan soluyarak diz çöktü ve bıçağı ölüden farksız durumdaki Orhan’ın gırtlağına dayadı. Elleri titriyor ve boğuk boğuk sesler çıkarıyordu nefesiyle. O birkaç saniye bir ömürdü. Gırtlağa dayanan bıçak, sadece basit bir komut bekliyordu; üst deriyi hafifçe çizmiş, kan akıtmaya başlamıştı bile. Bir bıçağa, bir Orhan’ın köpükler saçan ağzına bakıyordu. Az sonra sarsılarak dehşete kapılıp, tiz bir çığlıkla elindekini onun üstüne attı. Eğilip Orhan’ın suratına ağız dolusu tükürürken; dişlerinin arasından kısık bir sesle tehdit ediyordu: ‘‘sakın karşıma çıkma bir daha! … Şerefsiz pezevenk…’’

Zor bela doğrulup eşyalarını küçük bir çantaya tıkıştırarak, üstünü alelacele giyindi. Sağda solda ve Orhan’ın cebinde bulabildiği üç beş kuruşu da alıp, kapıyı çarparak çıktı evden. Diğeri hala ağzı köpürerek ve hırıldayarak baygın yatıyordu…

[iv]

Büyük bir yıkımla evden çıkan Necla; perişan halde sığınabileceği bir yer aradı. Aklı almıyordu yaşadıklarını. Oysa nasılda güvenmiş, nasıl hayaller kurmaya başlamıştı. Ablasına gidemezdi; eniştesi aklına geldiğinde, kendisine defalarca kez tecavüz eden pisliklerin yüzleri gözüne geliyordu. Orhan’ın kendisiyle bunca zamandır bu amaç için birlikte olduğu gerçeği tokat gibi çarptı yüzüne. Yürürken kendi kendine konuşuyor; etrafındaki olup biteni hiç görmüyordu. Adeta yürüyen bir ölüye döndü. Onuru kırılmış, nefretle bezenmişti; içine düştüğü çukurdan çıkabilecek gücü ve aklı bulacak gibi değildi. O gün, sabaha kadar otoparktaki bir kamyonetin çadırında gizlenerek yattı; uyuyamadan. Gözlerini her kapadığında -tekrar ve tekrar- o hayvanlardan birisi kollarını arkasından yakalıyor; diğer ikisi bütün güçleriyle abanıyorlardı üstüne. Gözlerini her kapadığında, titreyen elleriyle para sayan Orhan’ın; şeytan yüzü geliyordu aklına. İntikam duygusuyla kabardığında bunu yapabilecek kudreti bulamayacağını biliyordu. Şu hayatta kimsesi yoktu. Derdini anlatabileceği, destek alabileceği hiç kimse yoktu. Bir ablası vardı; o da yoktu artık. Ne yaşama isteği; ne de hayali kaldı. Hayatına son verebilecek iradesi olsa; bir dakika durmazdı fakat o da yoktu. Ne yapacaktı? Bu olaya takılıp kalacak mıydı, yoksa yoluna devam mı edecekti? Yolu neydi ki?

Günlerce oradan oraya savruldu; bazen parkta bir bankta, bazen bir bankamatikte yattı kalktı. Hikâyesinin bu kısımlarını anlatırken; bizim de Fasih’le koyun koyuna sokulup, bankamatiklerde yattığımız geceler aklıma geliyordu. Her neyse… Yardım alabileceği arkadaşlarını düşündüğünde, Orhan aklına gelip vazgeçiyordu. Çaresizlik; henüz on altısındaki Necla’nın ruhunu tüketmişti. Karnını doyurmaya ve bir yerlerde barınabilmeye ihtiyacı vardı; en iyi bildiği rolü oynayabileceği sahneyi arama kararı aldı. Eski mekânlarını dolaşmaya başladı ve çok geçmeden Orhan’la yaşadığı kâbusun değişik formlarını, başkalarıyla üç dört defa daha yaşadı. Karakterler değişiyor, süreleri uzuyor kısalıyor ama sonuç her seferinde daha onur kırıcı oluyordu. Akıntıya karşı koyacak gücü tamamen kaybetti. Bu sürüklenmeleri sırasında, Orhan’la da birkaç kez yolları -tekrar- kesişti. Dayak yiyor, saçlarından sürükleniyor, eve kapatılıyor ve koca koca adamlarla yatmaya zorlanıyordu. Bir süre sonra kaçıyor, tekrar savrulmaya başlıyor; kaderi ona, aynı hikâyeyi kahramanlarını değiştirerek yaşatıyordu. Tekrar… Ve tekrar…  

Orhan’dan kaçtığı bir zamanda, tanıştığı garip bir adam; ona saplantı derecesinde âşık olmuş fakat o da kendisini satmış ve başka bir adamla birlikte olduğu için de öldüresiye dövmeye başlamış. Yüzündeki asimetrik yapı ve şehla bakışların; bu adamın eseri olduğunu -iç geçirerek- anlatırdı. Müşterileri gittikten sonra, Necla’nın kucağına yatıp hıçkıra hıçkıra ağlar; sonra da öfke krizleri geçirip eşek sudan gelinceye kadar dövermiş. Bu adamı -niyeyse- sokak ortasında, güpegündüz; taşlarla sopalarla döve döve öldürmüşler de öyle kurtulabilmiş. Buna kurtulmak denilirse tabii.

…..

Devam edeceğiz…

Bir cevap yazın