içinde

Göç…(8)

Kaçtı, sürekli kaçtı. Karşısına kim çıktıysa bir öncekini aratıyordu. Maruz kaldığı şiddetin dozu, her seferinde daha katlanılmaz hale geldi ama tekrar kaçtı. Tüm bu savrulmaları içinde kalbi iyice taşlaşmış, duyguları törpülenerek sıfırlanmış ve içinde bulunduğu duruma adapte olmayı başarabilmişti. Artık ‘kaçarken’ sadece gözüne kestirdiği adamlarla birlikte olup; parasını alıyor ve bu parayı akıllıca tutabilme taktiklerini geliştiriyordu. Güven duygusunu tamamen yitirdiğinde, sahip oldukları daha berrak görünmeye başladı. Tek sahip olduğu şey kadınlığıydı; tek ihtiyacı ise para. Parayı, kaybettiği tüm değerlerin yerine koyması; sadece doğal savunma mekanizmasının oluşturduğu bir kalkandı. Parasının çok olması onu daha iyi veya güçlü yapmayacak; daha iyi yaşamasını da sağlamayacaktı. Fırtınalı denizde yol alabilmesinin tek yolu buydu. Günden güne bakışı netleşti, güçlendiğini düşündüğü an; sahip olduğu tek şeyi, ihtiyacı olan tek değere çevirmeye başladı.
Artık sokaklarda değil, ucuz otellerde yaşıyor; hiçbir yerde iki haftadan fazla kalmıyor ve kimseyle iletişim kurmuyordu. Eğer bir ziyaretçisi ikinci kez geliyorsa; derhal pılısını pırtısını toparlayıp, adres değiştiriyordu. Gene de tanıdık simalar çoğalmaya başlayınca şehir değiştirmeye başladı. Böylelikle; nereye kadar uzanacağını düşünmeden, yola devam edeceği sistemini kurmuş oldu. Bu sistem de onun rotasını İstanbul’dan Bursa’ya, oradan İzmir’e, Antalya Adana derken; bir sabaha karşı Bakırcılar çarşısı yakınında -kartonların üstünde uyurken- bordo bir arabadan tekme tokat yanımıza atıldığında karşılaştığımız, Gaziantep’e kadar getirmişti…

SİYAH CAMLI, ESKİ BORDO ARABA

[i]
‘‘Fahişe!’’ demişti Fasih; ilk karşılaştığımızda ben, soran gözlerle ona bakınca. Sadece ‘‘zavallı bir fahişe!’’… ‘‘O ne demek? Anlamadım!’’ dediğimde ‘‘fahişe işte! Bildiğin fahişe!’’ diye cevaplamıştı. ‘‘Bildiğim yok! Ne demek istediğini de anlamadım’’ diye diretince hafif kızarak, ‘‘e oğlum anla işte!’’ deyip eklemişti: ‘‘bedenini satan demek!’’…
‘‘Gene anlamadım’’ diyemedim ki!
Hala da anlayamıyorum; daha doğrusu yargılamıyorum. İnsanlık kadar eski, her tarihte, her toplumda mutlaka bulunmuş bir müessese. En gelişmiş modern toplumdan, en ilkeline… Kasıklarda oluşan baskının; bedeli ödenerek giderilmesi işini düşünmek, kekre bir tat bırakır bende. Canlıların üreme için doğal faaliyeti olması dışında, ruhsal ve tensel haz verici olması gereken birleşme eylemi için para alış verişi yapmak, ticaret yapmak… Belki de erkek egemen toplum düzeni işleyişi sonucu, bilemiyorum. Tam tersi bir düzeni düşünmüyor değilim bazen. Zihnim, anaerkil bir toplumda ‘fahişeleri’ erkek yapıyor; bunun ise zaten var olduğunu öğrendiğimdeyse, ahlaki çözümleme çabalarımdan vazgeçiyorum…
Her neyse… Necla’ya dönelim! En azından tanıdığımız kısa süre içinde, bize faydası oldukça dokunduğundan; kafamda oluşabilecek önyargılar henüz kurulmadan parçalanmıştı. Önümüze tekme tokat atıldığında gidebilecek hiçbir yerimiz yoktu; ne zamandır savrulup duruyorduk. Başımızı sokabilecek bir dam gerekiyordu, belki bir tas sıcak çorba. Günlerdir ‘‘neden ucuz bir otele gidip kalmadığımız’’ sorusuna, Fasih -haklı olarak- karşı çıkıyordu. Bir tür kaçaktık; anlamalıydım. Bu ‘‘kaçaklık’’ mevzusunu sonra anlatacağım; öncelikle Necla abla bizi bir bulsun. Ya da tam tersi!
‘‘Bulacağım onları Behram’’ demişti Fasih o gece. ‘‘Hem onları; hem de rahat bir uyku çekebileceğimiz yeri.’’ … Büyükçe bir iş hanının arka tarafında, çöp konteynerlerinin arasında bulduğumuz kocaman kartonları barınak yapmıştık kendimize. Bahçe duvarlarının dibinde, araç trafiğinin olmadığı arka cephedeydik; gündüzleri park yeri olarak kullanılıyordu bu boşluk, akşamları tenhaydı. Sırtımızı duvara, sağımızı solumuzu dolup taşmış çöp konteynerlerine vermiş; altımıza üstümüze kartonlardan küçük bir sığınak yapmıştık. Güvenlik görevlisi şöyle bir bakıp geçmiş; ses etmemişti. Az sonra gelip kovalamayacağının garantisi yoktu tabii. Kulübesinin içindeki elektrikli sobası onu mayıştırmaya yeterse uyur kalırdı belki; böylece bize ilişmez, geceyi orada geçirebilirdik.
Soğuk ve yıldızlı gece, o anlarda halimize acımış olsa gerek; yağış yoktu. Fasih’in kolları altına sokulmuş, ısınmaya çalışırken; küçük bir sokak köpeği, çöplerin etrafında arandıktan sonra bir şey bulamayıp ürkekçe yanaştı. Fasih, önce köpeğe bir ‘‘hoşt!’’ dedikten sonra, bana dönüp ‘‘acıkmadın mı?’’ diye sorarken; sırt çantasından sabahtan kalan simidi çıkarıp bölmüştü bile. Köpek pek aldırış etmeden ayakucumuza kıvrılırken; uzattığı parçayı isteksizce alıp, küçük bir lokmasını köpeğe attım. Fasih, bana ters ters bakarak köpeği -şerefsiz nede yapışkanmış!- diye kovalarken; köpek ağzından düşürdüğü lokmasını almaya uğraşıyordu. Mücadelelerine kayıtsız kalarak uyumaya çalıştım ama gördüğüm son sahnede; köpek üç adım ileriye gidip durmuş, simidini yiyordu. O esnada bordo renkli, siyah camlı, eski ve büyükçe bir araba; gündüzden kalan birkaç arabanın arasına park ediyordu. Farları bir an için bize rahatsızlık verse de çabucak söndü; içinden hiç kimse çıkmadı ve Fasihten başkasının ilgisi kalmadı o yöne doğru. Anayolun seyrek trafiğinin gürültüsünden ve önümüzde yaylanıp duran bordo arabadan süzülen hafif müzik sesinden başka ses yoktu. Pür dikkat yeni gelen aracı inceleyen Fasih’e sokuldukça sokulup uykuya dalmaya çalışıyordum. Çöpten bulduğumuz pis ve yırtık pırtık bir battaniyeyi bacaklarımızın üstüne örtmüştük; hani şu mobilya falan sarılan battaniyelerden.
Soğuk gitgide içime işlerken sayıklar gibi sormaya çalıştım: ‘‘Fasih, babam…’’ … ‘‘şşşt! Bırak şimdi; uyumaya çalış!’’ diye sözümü kestirip atmıştı.
‘‘Fasih… Annem…’’
‘‘şşşt! Uyu!’’

‘‘Fasih… Eflin…’’ diye sorabilmeyi de çok isterdim…
Soramadım…

[ii]
Dalıp gitmiştim. Belki soğuktan, belki çıkan ani seslerden, belki de korkudan sıçrayarak uyanıyor; Fasih’e daha fazla sokulup, tekrar uyuyordum. Belki de kuş tüyü yatağım fazla rahattı; o yüzden uyanıp duruyordum. Bir ara gözümü açtığımda; köpek, Fasih’in dizinde uyuyordu!
Tuhaf tuhaf rüyalar görüyor, sık sık nefes nefese uyanıyordum. Nedense! Bir tanesinde koca bir ağacın tepesine çıkan babamı görüyorum. ‘‘Gelsene!’’ diye bağırıyor yukarıdan; hemen atılıp başlıyorum tırmanmaya. Çıkıyorum çıkıyorum yetişemiyorum bir türlü. Ter içinde kalıyorum, bana mısın demiyor ağaç. ‘‘Gelsene!’’ diye tekrarlıyor sürekli yukarıdan; çabalıyorum ama mümkün değil. Aşağıya baktığımda -nasıl tırmandıysam- annemi küçücük görüyorum; endişeyle izliyor bizi. Babam gülümseyerek uzatıyor ellerini; hıçkırıklara boğularak uyanıyorum. Bu çelik gibi soğuk geceden aklımda kalan; rüyamdaki puslu havanın kızıllığı ve babamın gülümseyen yüzüydü. O an nefes alamadığımı hissettim; çünkü o ana kadar -babamın gülümsediğini- hiç görmediğimi fark etmiştim. Boğazımın düğümlendiğini ve yanımda uyuyan Fasih’e seslenemediğimi hatırlıyorum. Onu uyandırma işini benim yerime yapmışlardı!
Hanın güvenlik görevlisinin muhtemelen derin uykuya daldığı, gecenin iki sularıydı. Sessizliği yırtarcasına bir kadın çığlığıyla beraber, hemen önümüzdeki arabanın motor gümbürtüsü; Fasih’i yerinden sıçratırken, beni kutunun en dibine sindirmişti. Kapısını hiddetle çarparak çıkan adam, arabanın diğer kapısından; ufak tefek bir kadını -kolundan tutup aşağı attığı gibi- tekmelemeye başlamıştı. Alaca karanlıkta, arabanın dışa vuran ışığında hareketli ve gürültülü karartılar…  Adam bizi fark ettiği halde, hiç oralı olmadan tekmelerini sallamaya devam ediyordu. Yerde debelenen kadın iki büklüm kapaklanmış, sadece hırıltılar çıkarıyordu. Donup kalmıştık. Köpek panik içinde, zıplaya zıplaya havlamaya başladı. Tekmelemekten sıkılan adam; yerdeki kadını -kolundan kaldırarak- sağlam bir yumrukla ayaklarımızın dibine kadar savurmuştu. Fasih’in ona doğru bir hamle yaptığını ve sonra öylece kalakaldığını gördüm; köpek kendini paralamaya devam ediyordu. Saniyeler içinde olupbitti her şey… Burnundan soluyan adam, kapısını çarparak arabasına girdi… Çalışır durumdaki motorunu bağırtarak gazlarken, vitesini geriye taktı… Hizamıza geldiğinde -açık olan diğer kapıdan- birkaç parça çamaşırı dışarı fırlattı ve eğilip diğer kapıyı da kırarcasına çarparken bağırıyordu: ‘‘adi orospu!’’

Sessizce geldiği park alanından, gene -sessizce!- gerisin geri çıkarken farlarını yakan bordo arabanın ışığında tanışmış olduk; kan revan içindeki Necla ablayla. Az öteden -bordo arabamız geri geri caddeye çıkarken- keskin bir fren ve sonrasında uzun bir korna sesi; gecenin müziğine katkıda bulundu. Kısacık bir nefes; ardından vokalistlerin soloları… ‘‘Senin ben süreceğin arabayı sikeyim emi!’’ … ‘‘Kes lan! Göt oğlanı!’’ … ‘‘İn ulan aşağı!’’ … Ardından bir patinaj ve motorun gümbürtüsü; hemen ardından diğer arabanın kulak tırmalayan tekerlek ve köklenen gazıyla, patlak egzozunun sesi…

Şarkımızı dinledikten sonra sahnemize dönebiliriz sanıyorum. Üstü başı perişan, yüzü gözü tanınmaz halde; kana bulanmış, yarı baygın yatan kadın inliyordu. Fasih’le göz göze geldik ve bir süre öylece bakakaldık; ne yapacağımızı kestiremeden. Sonra çantadan çıkardığı bir mendille kadının yanına diz çöktü ve yüzündeki kanı temizliğe koyuldu. Kesik kesik inleyen kadın doğrulmaya uğraşıyordu. Fasih’in yardımıyla kalktı, ‘‘ev… Eve… A-ahh! …’’ diye bir şeyler sayıkladı. Elbisesi yırtık pırtık, yüzünün şekli bozulmuş ama canının yandığını belli etmemeye çalışır gibi bir hali vardı. Tekrar hırıltıya benzer sesler çıkardı: ‘‘taksi… Ta… Tak… Ne bakiiniz lan!’’… Fasih; ‘‘Türkçe… Az… Az biliyorum’’ şeklinde cevapladı. Bunun üzerine kadın kollarını -yardım ister gibi- zorlukla kaldırınca, Fasih koluna girerek kalkmasına yardımcı oldu. Göz göze geldikten sonra, bende -yerdeki çantayı sırtlanıp- kadının diğer koluna girdim. Köpek, boşalttığımız sığınağa koşarak girip yattı. Kadın adım atmaya zorlanıyor, ayaklarını sürüklüyordu; ayakkabısının tekinin topuğu kırılmıştı.
İş hanının bekçisi, çıkan onca patırtıya mutlaka müdahale ederdi; eğer uyumuyor olsaydı. Girişteki bekçi kulübesinin önünden geçerken; buğulanan camlarından dolayı görememiştik onu. Ana caddeye çıktığımızda, az ilerdeki taksi durağını işaret ederek o tarafa yönlendirdi bizi. Az sonra gün doğacaktı. Duraktaki tek taksinin yanına geldiğimizde, camını tıklatarak şoförü uyandırdı. Onu, arabaya bindirip geri döneceğimizi düşünüyorduk; ama öyle olmadı. Şoför uyanıp, kapıyı açınca -arabaya girerken- beni de oturtturmuştu yanına. Daha doğrusu; kolumu, girdiğim kolundan kurtaramayınca -mecburen- arabaya girmiştim yani. Fasih de dönerek, diğer kapıdan geçip oturdu.
Şoför, kara gözlerini dikiz aynasına dikerek arabayı çalıştırdı. ‘‘Necla’ydı değil mi? Zor gece ha! Hastaneye mi?’’ diye sırıtarak sorarken, şaşkın şaşkın birbirimize bakıyorduk. Adını böyle öğrenmiştik. Necla… Necla abla…
Necla abla, bizden kuvvet alarak az dikelip; ‘‘a-ahh! Yoh dayı eve… Aydınbaba!’’ dedi; sonra bize dönüp sordu:
‘‘parayiz var mı?’’ …

Devam ediyor……

Bir cevap yazın