içinde

Göç…(9)

Arkadaşlar, maç günü olduğundan, siteyi test etme maksatlı özellikle paylaşıyorum:)

En azından “takip eden” varsa paylaşan arkadaşların yazılarının gümbürtüye gitmeyeceğini görelim:)) dilediğiniz vakit “kültür sanat” sayfasından önceki bölümleriyle beraber kolaylıkla bulabilirsiniz… Buyurun bakalım, devam!  (bu yazan arkadaşlara açık bir davettir😉)

……

 [iii]          

 2012 yılı Mart ayının son günleriydi. Neredeyse sabah olmuştu; taksiyle şehri arşınlayıp, yokuşu tırmanarak eve vardığımızda. Taksiciyi gönderdikten sonra -parasını Fasih ödemişti- gene kollarına girerek, kapıya kadar eşlik ettik. Doğru ifade ile sürükledik! Sabahın ayazı elimizi ayağımızı dondurmuş; yüzümüze tokat gibi çarpıyordu. Necla ablayı kapısına kadar bırakıp, döneceğimizi düşünüyorduk ama gene öyle olmadı.

Zorlukla kapısını açtıktan sonra, eliyle hemen kapının önündeki yer yatağını gösterdi ve ‘‘yatın!’’ dedi sadece. Birbirimize bir an baktıktan sonra ikiletmedik. ‘‘Baa garışmayın yeter! … Yatın!’’ diyerek, diğer odaya geçip kapısını kapattı. Acıyla inlemelerini işitebiliyorduk hala; iç çeke çeke ağlamaya başladı. Çekinerek girdiğimiz evde, hiç düşünmeden kendimizi dağınık yer yatağına atmıştık. Üstündeki çamaşırları aceleyle bir kenara yığıp, oldukça kalın battaniyenin altına giriverdik. Şu buz gibi harabe, bize o an saray gibi gelmişti; sıcacık. Uykuya daldığımızda, yüzümüzde belli belirsiz bir tebessüm vardı.

Düşümde Necla ablayı bir melek olarak görmüştüm o sabah…

Ne kadar hasret kaldıysak; uyandığımızda güneş tekrar batmıştı. Dinlenmiş ve enerjimize kavuşmuş hissederek uyanmış; daha doğrusu uyandırılmıştık! Necla abla, yanı başımızda tıkırtılarıyla kaldırmıştı bizi; belki bıraksa üç dört gün uyuyabilirdik. Kafası gözü sarılıydı; belini tutarak-hafif aksayarak hareket ediyordu. Küçük tüpe çaydanlığı koymuş; elindeki demlik süzgecine çay dolduruyordu. Rüzgâr, cam kenarlarındaki boşluklarda ıslık çalıyor; dışardaki ayazı bize hatırlatıyordu. Tezgâhın altından çıkardığı küçük bir tepsinin üzerine çay bardaklarını sıraladı; içlerine bıraktığı kaşıkların şıngırtıları ‘‘artık kalkın!’’ demekti. Fasihle çekinerek birbirimize bakıyor, yataktan çıkamıyorduk; belki de çıkmak istemiyorduk. Necla abla elindeki demliği çaydanlığın üstüne koyarken, bize bakmadan ‘‘ooo paşalar uyaniiler; yataydız ya daha!’’ şeklinde bir şeyler söyledi. Hangi dilde konuştuğunu ben anlayamamıştım. Fasih yattığı yerden doğrularak iletişim kurmaya çalıştı.

‘‘Türkçe fazla bilmiyor… Teşekkür çok… İzin verdiğin için…’’

‘‘Ne demek yoorum. Asıl benim teşekkür etmem la… -zım… I-ııh!’’

Her hareketinde yüzünü ekşitiyor ve belli belirsiz inliyordu. Acı çektiğini anlamamızı mı istemiyordu; orasını ben anlamamıştım. Her yeri bere içindeydi.

‘‘Ben yapayım mı? Otur sen…’’ diyen Fasih’e, hafif gülümseyerek ‘‘e yap bari!’’ diyerek yattığımız yerin yanındaki masaya oturdu. Masadaki tek sandalyeye otururken gene derin bir iç geçirmişti. Fasih Necla ablanın tezgâhın üzerinde hazırladığı tepsiyi masaya getirdi. Tepside iki çay bardağı, bir kupa, küçük tabaklar içinde tulum peyniri, siyah zeytin; azıcık da tahin helvasıyla ekmek vardı. Yatağın hemen ayakucundaki televizyonu göstererek ‘‘kele o zıkkımı indir de altındakini al gel’’ dedi; Fasih komutlara uyuyordu. ‘‘Çaydanlığı da getir yoorum!’’

Yataktan kalktığımda ilk dikkatimi çeken, iki kapının arasındaki boy aynasında karşılaştığım görüntümdü. Günlerdir görmemiştim. Kestane rengi dalgalı saçlarım, tozdan pislikten gri mısır püskülüne; buğday tenimse kahverengine dönmüştü. Üstümdeki kıyafetler kirden parlıyordu; pantolonumun dizlerinin yırtıldığını yeni fark ediyordum. Paçalarım çamur içindeydi ve bu halde de yatağa girmiştim. Annem olsa sopayla kovalardı şu an! Necla abla da pasağımdan utandığımı fark edince seslendi: ‘‘yiğido gel hele tama! Zabağnan yuğruk seni!’’

Birde ne dediğini anlasaydım! Ama canının yandığını ve fark ettirmeme çabasını anlayabiliyordum. Yediği dayağı umursamadığını; alışık olduğunu da anlayabiliyordum. Masaya oturduğumda Fasih çayları dolduruyordu. Çekinerek bir lokma ekmek aldığımda, önceki günün sabahından beri hiçbir şey yemediğimin farkına vardım. Nasıl da acıkmışım! Normalde aklıma gelmiyor; canım istemiyordu yemek yemeyi. Ama ne zaman bir lokma alsam -ki genelde Fasih’in ısrarıyla oluyordu- gerisini getiriyordum. Kafamı kaldırmadan yemeye koyuldum; Fasih de aynı şekilde. Necla abla bir şey yemiyor; kupasına doldurduğu çayı içiyordu. Bir süre yememizi izlediğini düşünüyorum; belki de dün geceki sahnede çöplerin arasında gördüğü görüntümüzle, yırtık pırtık leş gibi üst başımızla, şimdi kıtlıktan çıkmış gibi yemek yeme görüntülerini birleştiriyor, düşünüyordu. Pragmatist aklıyla -her şartta- kendine faydası olabilecek durumları seçip kullanmakta epey yol kat etmişti. İkinci bardağını doldururken ‘‘kalacak yeriiiz yoh demi?’’ diye sordu. Fasih elindeki çatalı tepsiye bırakıp başını kaldırdı. ‘‘Tam bilmiyor… Anlamıyoruz Türkçe… Az…’’ diye gevelerken; Necla abla ‘‘anladık onu yoorum! Eviiz var mı; onu soruyiym!’’ diye kesti sözünü. Fasih önce bana, sonra Necla ablaya bakıp; başını iki yana sallayarak cevap verdi: ‘‘vardı…’’

Kısa bir süre dalgın dalgın düşünen Necla abla, ses etmeden sofradan kalkıp odasına geçti. Acıyla inlemesini bu defa gizlemeye çalışmamıştı. Yalnız kalınca Fasih’e sorgulayan gözlerle bakarak ‘‘ne yapacağız?’’ dediğimde cevap vermedi. İlk defa gözlerinde umutsuzluğu görmüştüm; yorgun ve yılgın bir ifadesi vardı. Kısa bir sessizliğin ardından ‘‘Anladığım kadarıyla burada kalabileceğimizi söyleyecek’’ dedi. ‘‘Keşke dese; kalmaz mıyız?’’ diye cevaplayınca; ‘‘fakat Behram bizimkiler…’’ diyebildi sadece. Yüzündeki çaresizlik ifadesi hala aklımdadır; nelerden vazgeçtiğini daha sonra anlayacaktım.

O anda tekrar içeri giren Necla abla, eşikte dikelip şunları söyledi: ‘‘yoorum hava daha da boziiy; bu gece de yatın. Zabağnan konuşuruk gene…’’

[iv]

O gece nefis bir uyku çektik. Camlardan süzülen uğultular ve ara ara çinko tavana vuran yağmur sesi; üstümüzdeki battaniyeyle yattığımız yer yatağında, kral dairesi konforu hissi yaşamamı sağlıyordu. Fasih için aynı duygunun geçerli olduğunu sanmıyorum. Neyse neydi, uzun bir aradan sonra ilk defa karnımız tok ve başımızda bir damla uyumuştuk; varsın teneke olsundu.

Haliyle önceki sabahlardan daha zinde; daha iyi hissederek uyanmıştım. Uyandığımızda Necla abla gene kahvaltımızı hazırlamış ve banyo yapmamız için güğümde su ısıtmıştı. Fasih’in gece söylediği gibi; Necla abla evinde kalabileceğimizi söylemişti. Tabii ki kira ve ev masraflarını -birlikte!- ödememiz karşılığında. Bu teklifi bende sevinç uyandırırken; Fasihte -planı ve hedefleri olan her insanda olacağı gibi- çekimserlik ve derin düşünceler oluşturmuştu. Bulması gereken bir ailesi -veya ailesinden kalanları- vardı ve sanıyorum ben ona bir tür ayak bağı oluyordum. Olsun, gidip ailesini arayabilir; bulduğunda onları da buraya getirebilirdi. Bu süre zarfında ben burada bekleyebilirdim. Bütçemizi o biliyordu ve paramız ondaydı, söylediğine göre bu şartlarda -hiç para eklemesek- bir iki sene yaşayabiliyorduk; e daha neydi? Çalışması gerekiyorduysa; burada kalmamız bir engel değildi ki. Beni bir okula yerleştirmek istiyordu; gene burada kalmamız bir engel değildi ve dahası kim okumak istiyordu ki? Tabii kızıyordu bunu söylediğimde; okula gidecektim. Kadın bir ‘‘fahişeydi’’ o gün söylediğine göre; bana ne! … Bize ne! Anlayacağınız -başımıza gelen onca felaketten sonra- daha fazla savrulmak, sürüklenmek istemiyordum. Kimseye yük olmak da istemiyordum; karşılığını ödeyebileceğim bir-iki yılım vardı. Ondan sonrasına -o zaman- bakacaktım. Belki ben de bir iş bulup çalışırdım, belki de okula giderdim; ne bileyim…

Tüm bunlar, Fasih banyodayken zihnimde köpürürken; boy aynasında saçlarımı tarıyordum. Sıcak su ve temiz kıyafetler; üstelik tok karınla iyi gelmişti. Sırt çantamızda temiz kalan son kıyafetlerimi giymiştim; fitilli kadifeden kahverengi bir pantolon, balıkçı yaka -haki renginde- yün bir kazak ve temiz iç çamaşırları. Necla abla kirlilerimizi banyodaki sepete atmamızı ve yıkayacağını söylemişti; çantamızda birikenlerle beraber attım. Fasih banyodayken, yer yatağındaki çarşaf ve yastık kılıflarını da değiştirdi ve ‘‘birazdan geliiym’’ deyip aksayarak evden çıktı. Temizlenince ortaya çıkan buğday ten rengimin epey solgunlaştığını, boy aynasında fark etmiştim. Yuvarlak yüzümün oldukça küçüldüğünü ve yanaklarımın hafif içine göçtüğünü; çakır gözlerimin de artık parlamadığını fark ettiğim gibi. Açık kestane saçlarımın rengi, daha da açılmıştı sanki. Aynaya iyice yaklaşarak kendimi baştan ayağa incelemeye başladım. Ufak tefek çizikler, yara izleri oluşmuştu; hengâmede dikkatimi çekmemiş. Evet, kararımı vermiştim! Fasih gitmek zorundaysa bile ben kalacaktım. Ne kimseye yük olacak; ne de kimseyi engelleyecektim. Kimse beni taşımak zorunda değildi ve sürüklenmeyecektim artık!

Fasih de temizlenmiş; kömür karası saçları ve kara gözleri meydana çıkmıştı. Doğuştan sürmeli gibi duran koca gözleri… Saçları sık ve gürdü; kirli sakalı olduğundan büyük gösteriyordu. Siyah bir kot pantolon ve gene siyah bir yün kazak giymişti. Yüzüne yansıyan rahatlama ifadesiyle ‘‘tamam!’’ dedi, ‘‘istediğin gibi olsun Behram… Kalıyoruz!’’

Belli etmemeye çalışsa da, bir yanındaki burukluğu -şimdi- daha iyi görebiliyorum. Ne diyebilirim ki? Keşke dinlemeseydi beni!

Aydınbaba hikâyemiz böyle başlamıştı…     

……

Devam edeceğiz…                                 

Bir cevap yazın