içinde

Göç… (3)

BİR SANİYE KURALI…

[i]

Necla abla söylenmeye devam ederken son kez bir dışarı bakıp; -isteksizce de olsa- kapıyı kapatıp içeri geçiyorum. Bu arada o da, çıkarabildiği çizmelerini girişe doğru fırlatıyordu; oturduğu yerden. Usulca dağınık döşeğin bir ucuna iliştiğimde ayaklarının dibine çökmüş oluyordum.

Söylenmeye devam ediyordu: ‘‘…elli liraymış! … Anana vericin onu sen!’’ … ‘‘Gan işiyesice! … Bok herif! …’’

Gözüm kapıdaydı, pek de dinlediğim söylenemezdi onu… Durmaksızın hayıflanıyor, bir yandan da üzerinden çıkardıklarını öfkeyle saçıyordu sağa sola. Üzgün ve kızgın olduğu kadar ıslak da olduğunu; yüzüme sıçrattığı damlalardan anlayabiliyordum. Çinko damı şiddetle döven yağmurun sesi gitgide artarken, ayaklarımın dibine düşen leopar desenli ıslak bluz ve avuç içi kadar siyah bir bez parçası; başımı diğer tarafa çevirmemem gerektiğini hatırlatıyordu. Yatağın üzerindeki çamaşır yığını arasında bulduğu yırtık bir havluyla başını kurulurken, ayağa kalkmış tepemde dikiliyordu. Ve çıplaktı! Her zaman olduğu gibi; benim odada olduğuma aldırış etmeden soyunmuştu gene. Döşeğin kıyısına iyice sinmiş; gözlerimi ayırmadan kapıya bakıyordum. Sabah giderken de görememiştim; bu saate kalmaması lazımdı. Hava da fena bozdu, ne yapıyordu acaba; endişe içindeydim. Bu arada Necla abla söylenmeye ara vermeden yerlere saçtığı ıslak kıyafetlerini toplamaya başladı. Bir parçasını almak için başımın üstünden diğer tarafa uzandığında, dengesini kaybedip neredeyse üzerime yığılacaktı. Soğuk tenini ensemde ve yüzümde hissetmiştim. Doğrulduğunda -kucağında ıslak çamaşırlarıyla- gözü tezgâha ilişmiş olacak ki; bu defa bana çıkışmaya başladı:

‘‘E be Behro! Sabah çıkarken yiyecin deyi yimek kodumdu saa; dokanmamışın bile!’’ … ‘‘Ah Behro ah! Nolucu sizin bu haliniz?’’

Giriş kapısının hemen sağındaki küçük mutfak tezgâhına benimde gözüm takıldı. Üzerinde bir küçük tüp, bir iki kap kacak ve bulaşık sepeti duruyordu. Alt kısmına takılmış kahverengi kadife perdenin görevi, arkasına koyulacak ıvır zıvırları saklamak; üst kısmına çakılan iki tahta rafın işi ise, evdeki dört tane tabakla, üç beş bardağı taşımaydı galiba. Tezgâhın hemen önünde her zaman bir güğüm hazır bekler; gerektiğinde sıcak su ihtiyacını karşılamak üzere küçük tüpün üzerine konulurdu. Necla ablanın hatırlatmasıyla dikkatimi çekince, üzeri ters çevrilmiş bir tabakla kapatılmış yemeği fark ediyorum. Öğlen evden çıkmadan önce hazırlamış, bırakmış kadıncağız. Kendi o kadar derdinin arasında, bizi de düşündüğünü ve önemsediğini bir defa daha göstermişti. Ayırdığı yemek, bir gün önce yediğimiz bulgur pilavıydı sanıyorum. Buzdolabımız olmadığından, az da olsa kalan yemeğimizi bu şekilde muhafaza edip; tezgâha veya rafın üzerine -ben yiyeyim diye-  bırakıyordu. Bütün günü aç geçirmiş fakat yemek bakınmak hiç aklıma bile gelmemişti. Yiyecek hal mi kalmıştı ki zaten! Hem yesem ne olacaktı sanki?

Başımı kaldırıp Necla ablayla göz göze geldiğimizde, ‘boş ver’ anlamında bir hareketle cevabımı verip; kafamı hemen geri çevirmiştim. Ona bir saniyeden daha fazla bakamıyordum. Bunu ilk başlarda çok garipseyip Fasih’e sormuş; bu durumu önemsememem gerektiğini ve başka yöne bakmam gerektiği cevabını almıştım. Tabii bıyık altından sırıtarak verdiği bu cevabın ardından; ‘nasıldı?’ diye sormuştu o da… Alıştım artık diyemeyeceğim!

Etrafa saçtığı bütün döküntülerini kucağında toplayıp, kurulandığı havluyu başına dolayan Necla abla; ayırdığı tabağa -derince bir iç geçirişle- bir bakış atıp, tezgâhın hemen yanındaki kapıyı açarak girişindeki sepete kucağındakileri bırakıp kapıyı geri kapadı. Banyo ve tuvaletti burası. Odamızdaki, yani evdeki üçüncü ve son kapı ise; banyo kapısının elli santim kadar yanındaki kapıydı ve burası da Necla ablanın yatak odasıydı. Bu iki kapının arasında kalan boşluğa, yarısı kırık ve kararmış bir boy aynası yapıştırılmıştı. Yeri gelmişken söyleyeyim; evin bu ikinci odasına hiçbir koşulda giriş iznimiz yoktu. Tam kapanamayan kırık kapısına rağmen, yasak olduğu için -çoğu zaman evde yalnız olduğum halde- hiç girmediğim odayı size anlatamayacağım. Tek görebildiğim, kapının açıldığı zamanlarda dikkatimi çeken; karşı duvar dibindeki yatak konumunda açılmış kanepe ve önündeki sehpanın üzerine sıralanmış renk renk peruklar ve makyaj malzemeleri idi. Ayrıca zemininde serilmiş kilim desenli koyu renk bir halı göze çarpıyordu zira bizim yattığımız kısım; şap dökülmüş kupkuru betondu.

Gözlerim, Oflaya puflaya-söylene söylene saçılıp dökülen Necla ablaya, mutfak tezgâhında ayırdığı tabağa -üzgün bir şekilde- iç geçirirken takılı kalıp; boy aynasında yüzündeki yarayı incelerken hepten dalmıştı. Hiç şüphe yok ki; benim aç kalmama, kendi her ne derdi vardıysa o kadar canı sıkılmıştı. Ya da ben öyle düşünüyorum belki; bilmiyorum. Aynaya havlu sarılı başını iyice yanaştırmış, tavandan sarkan lambanın kör sarı ışığında parmaklarıyla gözünün etrafındaki morluğu yoklarken; çinko tavanı delercesine yağan yağmurun ve gök gürültüsünün sesleri, onun sövgülerini bastırıyordu. Bugün bile hala hafızamda kalan resimlerden birisidir; yer döşeğinin ucunda oturmuş, gayri iradı arkasından onu izliyordum. Havlu dolanmış başı, kısacık boyuna rağmen diri kadın vücudu ve ben orada değilmişim gibi rahat tavırları ile aynada kendisini kontrol etmesi… Kendime koyduğum ‘bir saniye’ kuralını yerle bir etmiştim! Belinin ortasındaki dövmesine dalmışken bakışımı az yukarı kaydırınca, aynada göz göze geldiğimiz an; yüzüme hücum eden kanı tarif edemem.

Necla abla o gün; ilk defa pis pis gülerek odasına geçerken, takılıyordu bana: ‘‘ulan Behroo! … Ulan Behroo!’’                        

Yer yarılmadı ki içine gireyim!

Odada yalnız kalınca kulağımı tekrar kapıya yöneltip beklemeye başladım. Önce çakan şimşekler ortalığı aydınlattı, arkasından iki üç defa yer gök sarsıldı; şimdi tavanı döven yağmur daha da şiddetlenmişti. Rüzgâr, tavanın ve pencerelerin boşluklarını çok güzel değerlendiriyordu. Pencereler derken, hepi topu iki taneydi hepsi; yatağımızın dibinde durduğu. Bir tanesinin kırık camının boşluğuna, içerden büyük bir resim yapıştırılmıştı. Aynı adamın resminden, masanın arkasındaki duvara da iki üç tane yapıştırılmıştı bantla. ‘Kim bu?’ diye sormuştuk bir ara; ‘baba o; babaa! … Kraal!’ diye cevaplamıştı. Gerçekten babası olduğunu düşünmüştüm o zamanlar; şarkıcıymış meğer bu bıyıklı esmer adam. Nemden duvardaki resimler hafif solmuş, köşeleri kıvrılmıştı. Çinko tavan ve tahta pencere doğramaları yoğun yağışa direnemiyor, evin her tarafından su sızıyordu. Kireçle badana edilen duvarlar yeşermeye başlamıştı çoğu yerinden. Henüz tam olarak kış gelmiş değildi, gelince ne olacaktı Allah bilir.

….

YARIN DEVAM EDERİZ… SIKILMADIYSANIZ TABİİ:)))

Bir cevap yazın