içinde

Göç… (2)

….

Gözünüzde biraz daha canlandırabilmek için kısaca anlatmam gerekirse; kent merkezi ve organize sanayi bölgesi arası geniş bir bulvardan, sanki gözlerden gizlenerek saptırılan ve tepe üzerinde örümcek ağı gibi bir yapı oluşturan çıkmaz sokaklardan birindeyiz. Sıvasız, tek ya da iki katlı, bazısı bahçeli, tavanları; üstlerinden uçmasın diye ağırlık olarak kamyon lastiği, yollara döşenen kilit taşlar    -nereden buldularsa- falan dizilmiş çinko ile kaplı evler… Her türlü eski eşyanın, hurdanın istiflendiği avlular, taşkın atık sularıyla oluşan dereler ve asfaltsız sokaklar, olmayan kaldırımlar, araç trafiği için ise elverişsiz bölgeler… Hoş! Pek araç da girmiyordu buralara ya, neyse… Bazen meraklı gözlerle takip edilen değişik arabalar gelmiyor da değildi. Bazen de geç saatlerde Necla ablayı bırakan taksinin, çamura saplanıp patinaj yapa yapa milleti uyandırdığı oluyordu. Mahalle sakinlerinin homurtusu, tahmin edebileceğiniz gibi patinaj sesini bastırıyordu. Tek tük gelen arabalar, çöp konteynerleri yanlarında tüneyen tuhaf giyimli gençlerin yanında duruyor; bir tür alış veriş yapılıyordu. Sokağın içerisinde küçük bir bakkaldan başka bir esnaf da yoktu; burada yaşayanlar her türlü ihtiyaçları için patika yolları ve dereleri aşarak caddeye inmek zorundaydı.

Hemen karşımızda yıkılmış ve molozları kaldırılmamış bir taş ev harabesi vardı. Hala dik ve sağlam duran yan duvarın iç kısmına, kocaman harflerle sprey boyayla yazılama yapılmıştı: ‘Esrar içme alanı!  ’… Fazla bir parçası kalmayan ön duvarın dış kısmına da, bir başkası daha küçük harflerle eklemişti: ‘Hiç ışık yok, farkında mısın?  ’

Sokak kedileri ve başıboş köpekler bulabildikleri hurda yığınları arasında kendilerine barınak sağlıyor, çöplerinden besleniyor; karşılığında ise karanlık çöktüğünde mahalleye bir tür bekçilik ediyorlardı.

Küçük olduğu kadar kalabalık olan sokak; günün her saati hareketli, gürültülü ve kötü kokuyordu. Sabahları yırtık pırtık ve pis kıyafetleriyle okullarına isteksizce götürülen çocuklar, fabrikalarda çalışan bakımsız işçiler, tarlalara yevmiyeye giden kara kuru fakat güçlü kadınlar, erkekler… Nasırlı elleri ve umutsuz bakışları ile amele takımı… Ucuz giyimli, bol makyajlı yüzleri ve kibirli tavırları ile buraya ait olmadıklarını göstermek isteyen konfeksiyon tezgâhtarı kızlar… Temizliğe, gündeliğe giden başörtülü annelerine eşlik etmek istemeden hızlı adımlarla uzaklaşıyorlar… Gün ağarmasıyla onlar ayrılırken, evlerine dönen gece mesaisi emekçileri… Necla abla gibi! …

İşte böyle bir yerdi Gaziantep Şahinbey İlçesi’nin, Aydınbaba Mahallesi; şimdi hatırlayamadığım bilmem kaç numaralı çıkmaz sokağı…

[ii]

Yağmur iyiden iyi hızlanmış ve ortalık tamamen kararmıştı; Necla abla kırk karış suratla eve döndüğünde. Dizinin üstüne kadar bacaklarını saran parlak, siyah topuklu çizmeleriyle zorlanarak da olsa hızlı adımlarla çıkıyordu yokuşu. Ellerinde patlak topları, çamura batmış üst başlarıyla annelerinin nazik çağrılarına icabet eden çocuklar; bana doğru pis pis sırıtarak bakıp evlerine geçerlerken, sokağın başında görmüştüm onu. Boyu hemen hemen benim kadardı topuklu çizmelerine rağmen. Başka birisi giyse çok daha kısaymış gibi duracak olan, çizmesinin bir karış kadar üstünde siyah mini eteği ve leopar desenli dar, göbeği açık bluzu ile fark etmemek de pek mümkün değildi gerçi. O küçücük deri ceketini çıkarmış, uzun sarı saçlarına -daha doğrusu peruğuna!- siper etmişti ıslanmamak için. Başının üzerine kaldırdığı kolları nedeniyle göbeği ve ince beli tamamen açılmış, ilk akşamın alaca karanlığı ve titreyerek yanan sokak lambası ışığı altında serpilen yağmur taneleri ile hoş bir seyirlik sunmuştu; izleyen olsaydı. Tabii ki sokak, üç tane ‘piç kurusu’ ve kedi köpeklerin dışında boştu. Kedi köpeği bilemiyorum ama bu ‘piç kurularının da’ ilgilendikleri tek şey, bendim…

Necla abla, seke seke eşiğe kadar geldiğinde -ıslak bedeni dışında- yüzüne vuran iç sıkıntısını da fark etmiştim. -Ki; bunun da fark edilmemesi mümkün değildi. Normalde bu saatte gelmezdi öğleden sonraları çıktığında. Dağılmış ve ıslanmış saçlarıyla, yüzünün her tarafına bulaşan akmış makyajı; sağ gözünün hemen yanındaki morluğu ve kan çanağı gözlerini gizleyemiyordu. Tedirginlikle karşıladığım halde bir şey soramamıştım. Gerçi ne zaman; ne sorabilmiş veya konuşabilmiştim ki onunla? Bitik haline rağmen, gene de sesi titreyerek ve zoraki gülümseyerek sordu:

‘‘Ne o Behro! Yağmur mu seyrediin?’’

Yanağımdan bir makas alıp; yüzünü öteki tarafa çevirerek, cevabımı beklemeden içeri geçti. Hoş! Cevap da veremiyordum zaten! Sadece kapıda dinelip, meraklı gözlerimi üzerine dikerek; başımı endişeyle iki yana sallayabilmiş ve tekrar, hızla yağan yağmurun saçaklara vuran coşkun sesini dinleyerek, sokağın başını gözlemeye devam etmiştim. Bekliyordum…

Necla abla içeri girer girmez ilk olarak elindeki ceketini ve çantasını, odadaki tek yer döşeğinin üzerine fırlattı öfkeyle. Dış kapıdan -eğilerek- geçildiğinde, direkt olarak bizim odamıza giriliyordu. Battaniye, yastık ve üç beş çamaşırla epey dağınık görünen yatağın yanında ayakta söylenirken, ıslanmış uzun sarı peruğunu da söküp attı yerdeki dağınıklığa. Kapkara ve kısacık kesilmiş dağınık saçlarıyla erkeğe benziyordu. Ben hala dışarıyı izlerken, hızlı ve sert hareketlerle kurulanmaya çalışıyor; bir yandan da söyleniyordu. Döşeğin hemen yanındaki tahta masanın önündeki tek tabureye oturup; çizmelerini çıkarmaya çabalarken seslendi bir yerlere yetişmeye çalışır gibi:

‘‘Oğlum kapasana şu kapıyı! Dondurucun bizi!’’ deyip ekledi sitem eder gibi:

‘‘Gelir birazdan Faso!’’ …

… Evet; Necla abla! … Gelir elbet… Tabii ki de gelecek… Gelir ‘‘Faso!’’… Başka kimim var ki benim? …

…..

Devam ederiz yarına… :))

$ s Yorumları

Cevap bırakın
  1. Küçücük, lokma kadar odaya henüz kişiliği oturmamış, eften püften, eğreti bir karanlık hakimdi…
    Nereden geldiği bilinmeyen, varlığı yokluğu belirsiz bir ışık yankılanıyordu Necla ablanın alabildiğine görmüş geçirmiş ve fakat bir o kadar gencecik kalmış olan dipdiri teninde, vücudunda…
    Dışarıda kopan kıyametin, teneke çatıyı deliler gibi döven yağmurun, uzaklarda bir yerlerde gümbürdeyen bulutların, kudurmuş gibi yeryüzüne çullanan göklerin kulakları sağır eden gürültüsü dışında tek bir ses yoktu odada…
    Bu sessizlikte tek duyduğum, yerinden çıktı çıkacak bir tempoda çarpan yüreğimin boynumda, şakaklarımda ve kasıklarımda büyüyen, taşan gümlemesiydi…
    Alnında, elmacık kemiklerinin çıkıntısında ve burnunun üzerinde parıldayan o belli belirsiz ışık Necla ablanın geniş göğsünde biraz soluklandıktan sonra dipdiri göğüslerini etrafı saran karanlıktan ayırıyordu…
    Sol memesinin yarısı loş ışığın altında parıldıyordu…
    Meme ucu küçücük ama bir tomurcuk kadar diri ve kabarıktı…
    Diğer memesi karanlığa karışmıştı, belirsizdi… Sadece yuvarlacık hatları -görülmekten öte- hissediliyordu…
    Yok denecek kadar az olan ışık sol göğsünün meme ucunun tam yarısının üzerinden yol almaktaydı…
    Gecenin sonunu sabaha bağlayan ufuktaki o ipincecik çizgi gibi Necla ablanın karnından göbeğindeki çukura iniyor, oradan kurtulur kurtulmaz bu kez kasıklarının kuytuluğunda gözden yitip gidiyor, kayboluyordu…
    Yakınlarda bir yerde çakan bir şimşek, sadece bir an, kısacık bir an -biraz daha- aydınlattı odayı…
    Yüreğim şakaklarımda atıyor, kulaklarım ve yüzüm alev alev yanıyordu…

  2. Eyvallah yoldaş…Ne zaman istersen…. Adresi biliyorsun nasıl olsa…
    Orijinal gidişe göre 2. bölümü çok beğenmiş, hayran kalmıştım…
    Bunca işin gücün arasında fırsat bulup birkaç bölüm daha yazabildiysen helal olsun; yazamadıysan da canın sağ olsun derim…
    Ancak, ne olursa olsun pek ara verme….
    Ne yap yap, sakın ola bırakma yazmayı…
    Harika gidiyorsun çünkü, harika….
    👍👍👍👍👍…..
    💯💯💯💯💯…..
    💖💖💖💖💖…..

Bir cevap yazın