içinde

NEDIR BU EVLILIK DENEN SEY?

Dedemin ninemin zaminda su gibiymis evlilikler….bir o kadar yasam icin vaz gecilmez bir seymis….insanlar kendilerini suya oldugu gibi ona muhtac hissettiklerinden ona gore ayarlarmis beklentlerini ….en fazla temiz bir kaynaktan temiz bir su olsun derlermis….

Babamin annemin zamaninda ekmek gibi gorulmeye baslanmisti evlilikler….onun kadar kutsal onun kadar olmazsa olmaz….ama artik somun degilde pide mi olsaydi… taze yoksada bayatta saglikli olur…hergun firindaki ekmege verecek param yok yufka ekmek yerim  denir olmustu….

Benim evlenme cagimda artik yemegin ustune yenen tatli gibi gorulurdu….kendime guveniyorum en tatlisini en lezzetlisini gozume hos gelen istahimi acani ne ugruna olursa olsun gidip alacagim devriydi biraz….alip tattiktan sonraysa her ogun tatlimi yiyecegim ….gorundugu gibi lezzetli degilmis vs sikayetleri gelir oldu zaten hemen ardindan…

Simdilerde ise bakiyorumda evlikliklerede o tatli mantigi devam ediyor olsada is tatlidan coksosyal medyada paylastigimiz   sunumlara  doner oldu….iyi bir pozu harika bir videosu bunun altina yazacagin muhtesem bir hikayesi  olmali … olmazsa farkli bir mekanda farkli bir kamerayla daha ilginc bir sunum denerim…..tohumuna parami saydimki oldu…

Evliklik su mudur ? ekmek midir ? tatli midir? yoksa sosyal medyada paylasilacak bir hikaye midir ? biz mi kendisine muhtaciz kendisimi bize muhtac ? olmasada olurmu yoksa olmazmi?

herkes kendi hayatini kendi istedigi gibi yasar buna karisacak degilim ama bir bu gidise birde su an cocukluklarini yasayan evlatlarimiza bakinca ilerde insanlarin birbirine rahatca kac evlilik yaptin diyecek  ve bu ortalamaninda 2-3 olmasi ihtimali biraz beni dusunduruyor….

 

$ s Yorumları

Cevap bırakın
  1. Sözlük anlamıyla evlilik, bir erkeğin bir kadınla, aile kurmak amacıyla ve yasalar çerçevesinde bir araya gelmesidir…
    İnsan denilen canlı, bedensel yetenekleri açısından, diğer canlılara kıyasla, çok güçlü, çok donanımlı değildir…
    Dişleri çok keskin, tırnakları çok sivri, derisi pek kalın, sesi güçlü, görme-işitme duyuları çok hassas değil…
    Hızlı koşamaz…
    Kovaladığı bir avı yakalamak ya da maruz kaldığı bir saldırıdan kaçıp kurtulabilmek için hızı yeterli değildir…
    Bir insan maksimum 30 km hızla -o da kısa bir süre için- koşar, bir ayıysa uzun bir süre 50-60 km hızla koşabilir….
    Bir ayının, kurtun, köpeğin, kedinin yavrusu 1 yaşına geldiğinde, kendi başına hayatta kalabilir… Avlanır, savaşır, üreyerek soyunu sürdürebilir…
    Oysa, insan yavrusunun bu eylemleri yerine getirebilecek -bedensel, ruhsal ve cinsel- olgunluğa erişebilmesi, 10-15 yıl gibi -başka bazı türlerin yaşam süresi kadar uzun- bir zaman sonrasında mümkün olabilir….
    Bu gerçeklere karşın insanın, yüzbinlerce yıldan bu yana hayatta kalmayı başarabilmesi ve giderek güçlenip dünyaya egemen olması topluluk halinde yaşama becerisi sayesinde olmuştur…
    Bu noktadan sonra işi fazla uzatmadan konuya girersek: Toplum halinde yaşayan insanoğlunun erkek cinsine düşen “temel görev” ailesini beslemek, barındırmak, korumak…
    Kadının göreviyse o aileyi sürdürecek olan çocukları yetiştirmek, büyütmek, eğitmektir….

    Bu son cümleden itibaren “Hayırdır, kadını eve mi kapatıyorsun hocam?” türünden bazı itirazların gelmesi beklenebilir olduğundan hemen söyleyeyim: Hayır…
    Bu “asli görevler” toplumların bugün ulaşmış oldukları yaşam biçiminde/seviyesinde çok başkalaşmış, değişmiş, farklılaşmış, dönüşmüş olmakla birlikte temel aynıdır….

    Hani fıkrası da vardır: Temel askerliğini deniz kuvvetlerinde, bir denizaltıda yapmış… Köyüne döndüğünde, kahvede, sohbet sırasında bir arkadaşı sormuş…
    – Haçan, hep merak ederim, siz torpil attığınız vakit denizaltı nasıl oluyor da su alıp batmıyor?.. Hele bir söyle…
    Temel arkadaşına sormuş:
    – Haçan sen, denizde yüzerken gaz gelse, çıkartmaz mısın?…
    – Çıkartırım..
    – Peki o vakit su alıp batar mısın?..
    – Batmam…
    – Tamam işte, sistem aynı sistem…

    Çağ itibariyle toplumların, ailenin, bireylerin gelmiş olduğu nokta çok başka, bambaşka bir hal almış olsa da “temel görevimiz” hiç değişmedi…

    Erkek kabul gördüğü, davet edildiği, onay aldığı bir kadını besler, korur, barındırır; eşine ve ailesine imkanlar sağlar…
    Kadın, seçtiği, beğendiği, sevdiği, bağlandığı eşine bakar; şefkat gösterir, yavrularıyla ilgilenir, büyütür, eğitir…

    Konuya erkeksi bir bakışla yaklaştığımın düşünülmesini istemem,
    Tam tersine kadınlar ve çocuklardır -tarihin her döneminde- en kıymetli, en değerli, en özenle korunması gerekli olan…

    Toplumun üzerine oturduğu/oturacağı aile kurumundaki sacayağının en güçlü olması gereken ayağı kadınlardır…

    Bir erkek, eşinin en donanımlı, en bakımlı, en rahat, en “zengin” olması,
    Kız ve erkek çocuklarının boy, güç, kuvvet gibi bedensel manada cinsiyetlerinin -olabildiği ölçüde- en mükemmel temsilcileri,
    Donanımsal anlamda en bilgili, en becerikli, en aydınlık, en ilerici bireyleri,
    Değerler anlamında da olumsuz manadaki tüm değerlerden uzak, olumlu manadaki tüm değerlerle donanımlı olarak yetişmeleri konusunda çalışıp çırpınarak geçirmeli, tüketmelidir hayatını…

    Kadın da kendi asli görevini yapmalı,
    Eşini çocuklarını sevgi ve şefkat anlamında kucaklayarak, koruyarak, kollayarak, eğiterek yürümelidir yolunda…

    Çocuklarına baba, eşine koca ol(a)mayan bir erkekten,
    Çocuklarına ana, kocasına kadın olmayı beceremeyen bir kadından
    Ve böyle ailelerde doğan, büyüyen çocuklardan kendilerine de ailelerine de içinde bulundukları topluma da -hiç değil belki ama- pek hayır gelmez, ne yazık ki…

    Her gece bir başka bedenin “tadına bakmak”…

    Bir erkek için birbirinden farklı aroması, değişik kokusu, alımlı kıvrımları, bambaşka becerileri ve kabul biçimleri olan kadının/kadınların akıl sır ermeyen sıcak sularında kulaç atmak,

    Bir kadın cenahından bakıldığında da her biri diğerinden daha sarp, dik ve sert bir erkek bedenini vücuduna davet etmek -doğrusu ya- kulağa pek hoş, pek güzel, pek şiirsel, pek keyifli gelmekle birlikte,
    Son tahlilde bir sonu olmayan,
    Yahut, elbette her şeyin bir sonu vardır/olacaktır da sonu pek keyifli olmayan bir harcama olacaktır…

    İşin kötü/garip/acı olan yanı,
    Bu harcamanın farkına çoğu kere, iş işten geçtikten sonra varılacak olmasıdır…

    Bitireyim:
    Güzel, sağlıklı, mutlu, huzurlu bir evlilik birikimdir…
    Tersi ise tüketim…
    …..

    • tekrar tekrar okunasi bir cevap olmus…keske toplum olarak bu meseleye hep kafa yorsak….her seyi okuldan beklemek tembelliktir dogru ama keske kymet verdigimizin gostergesi olarak dahi olsa ‘Aile ve Toplum’ diye bir dersimiz olsa ilkokul1.siniftan universite son sinifa kadar…neslimize dugunde cenazede nereye oturup kalkilacagindan yolda yurumenin metroya binmenin konu komsunu hic alakasiz yerde gorunce nasil selamlayacagindan evde beraber yemek yemenin gereklerinden vs vs vs baslayip en sonunda evlilik kurumunun sorumluluklarinin neler oldugu bilincine bagli olarak es secimin nasil neye gore yapilmasi gerektigine kadar ogeretilse keske ….

  2. “Evlilik kafese benzer ,icindekiler cikmak icin ugrasir ;disindakiler girmek icin ugrasir” diyor dusunur..Evlilik kafesse icine girmek de ,icine girip orayi guzellestirmek de buyuk huner ,sanatkarlik ister..Sanatkarlik ister dedim ya..Evlilik de bir sanattir..O sanatin inceliklerini bildikten sonra kafese girmek girekir..Hirsiz gibi girersek, kafes bizi bogacak kadar dar gelir..Sanatkar olarak girdigimizde ancak o kafesi dunya kadar genisletebiliriz ve mureffeh bir ortami yakalariz..Bunun icin de dunya kadar genis dusunmeliyiz..Sanati icra edecek kabilyeti olmayanlar hirsiz gibi girenler ,o kafesten hirsiz gibi geri cikarlar , kafes kafes gezerler..Oysa bizim bir kafesimiz olmali ,dunya kadar genis olmali ki baska kafeslere ihtiyac duymayalim..

Bir cevap yazın