Birisi “savaşçı oyuncuya ihtiyacımız var” deyince hemen “yaa yeter artık şu kalitesiz oyuncu sevdası, Necipler, Salihler kurtarmayacak bu takımı, teknik futbolcu lazım bize” gibi tepkiler geliyor.
Bu ‘Savaşçı oyuncu = Yeteneksiz oyuncu’ mantığını kim nereden ve nasıl uydurdu bilmiyorum ancak bu yanlış anlaşılmayı artık düzeltmek gerek.
Savaşçı oyuncu benim nazarımda ne demek onu açıklayayım; Yorulsa bile koşmaya devam eden, ikili mücadelelerde geri adım atmayan, takım morali düşükken ayağa kaldıran, liderlik yapan, zor maçlarda sorumluluk alan, kazanma arzusu çok yüksek, asla pes etmeyen, kirli işleri yapmaktan çekinmeyen, taktik faul, zaman kazandırma vs. her şeyi yapan… Daha da uzatabilirim ancak yeterince anlaşılır oldu zannediyorum.
Şimdi gelelim asıl konuya: Savaşçı = Yeteneksiz mi?
Tabi ki, HAYIR!
Beşiktaş’ın son 10 yılına bakıp oyuncu adlarıyla anlatalım:
Benim için saha içindeki en büyük savaşçıyla başlayalım, ATİBA; Dünya standardında bir orta saha oyuncuydu. Pozisyon alma zekası, pas kalitesi, fiziksel gücü hepsi A+ seviyesindeydi. Ama aynı zamanda 40 yaşına kadar aynı tempoda oynayan, hiç maça %100’ün altında gelmeyen, takıma liderlik yapan bir SAVAŞÇIYDI. Yeteneksiz miydi? Tabii ki hayır!
Sol bek olmasına rağmen takıma büyük zeka ve oyun gücü katan, ADRIANO: Barcelona’dan geldiği halde sanki yıllardır Beşiktaş’ın oyuncusu gibi her maça çıkan, yedek kaldığında bile dert etmeyen, sahaya çıkınca elinden gelenin en iyisini yapan, her pozisyonda oynayabilen kaliteli bir oyuncu. Ama aynı zamanda bitmeyen enerjisi, mücadelesi olan SAVAŞÇI biriydi.
Belki teknik olarak saydığım isimler arasında en üst seviyesi değildi ama benim en çok sevdiğim karakteristik oyunculardan biriydi, TOSIC: İnanılmaz koşusu, bitmeyen enerjisi, her pozisyonda görev alabilmesi vardı, stoper yada sol bek fark etmezdi. Ama asıl değeri şuydu: Beşiktaş formasını gerçekten seviyordu, sahaya her çıkışında bunu gösteriyordu. Sert müdahaleleri, takım arkadaşlarını koruma içgüdüsü, zor anlarda sorumluluk alması… Görevini fazlasıyla yapan, takıma karakter katan bir oyuncuydu. Benim onu sevmemin nedeni de buydu, formanın kıymetini biliyordu.
Sonradan büründüğü karakteri sevmesem de şampiyonluk sezonundaki maestro, JOSE SOSA: Oyun kurma, uzun pas, set topları, defans arkasına yada arasına bırakılan paslar konusunda çok kaliteliydi. Beşiktaş’ta sadece ayağıyla değil, aynı zamanda mücadelesiyle de öne çıktı. Sadece oyun kurucu oyuncu olmadı, aynı zamanda koşmaktan, ikili mücadeleye girmekten asla kaçınmadı. Tecrübesiyle Oğuzhan’a yol gösterdi, sahada sakin ama kararlı bir liderlik sergiledi. Bazı maçlarda yorulsa bile asla mücadeleden kaçmadı, her topu aldığında takımı ileri itti.
Kirli işlerin adamı JOSEF DE SOUZA; Belki de “savaşçı” kelimesinin en yanlış anlaşıldığı oyuncu. Çoğu kişi Josef’i Türkiye’de sadece “ayak kıran, sert faul yapan” oyuncu olarak hatırlıyor. Evet, taktik fauller yapıyordu, sert müdahaleleri vardı, “kirli işleri” üstleniyordu ama aynı zamanda top kapma zamanlaması mükemmeldi, pas kalitesi iyiydi, pozisyon alma zekası harikaydı, takımı ateşlemesi ise bambaşkaydı. Atiba ile kurduğu ikili sayesinde rakipler Beşiktaş orta sahasından geçemiyordu. Josef defansif görevi yaparken, Atiba daha serbest kalıp öne çıkabiliyor, gol arayabiliyordu. Josef sadece savunma yapmıyordu topu alıp hücuma da katılabiliyordu. Hem fenere hem gs’ye de golü vardı. Takımı için canını dişine takıyordu, her maçta %100 veriyordu.
Muhteşem sol ayaklı OLCAY ŞAHAN: Çoğu kişi sadece “çok koşan kanat oyuncusu” diye hatırlıyor ama Olcay’ın teknik kalitesi de gayet iyiydi, müthiş sol ayağı(!), hızı, ceza sahası içini karıştırması, gol yeteneği vardı ama onu farklı kılan şuydu, sol kanatta hem hücum ediyordu hem de kendi bölgesinde geri dönüp savunmaya yardım ediyordu. Yetmiyor rakip savunmanın içerisinde gezinerek defansı allak bullak edip ekstra pas istasyonu olup bozuyordu. Ayrıca 90 dakika bitmeyen enerjisiyle koşuyordu. Zor maçlarda kaybolmuyordu, aksine daha çok sahaya çıkıyordu. Bazı oyuncular yorulunca tempolarını düşürürken, Olcay son dakikaya kadar aynı hızla koşuyordu. İnönü’deki son derbi maçı olan Fenerbahçe maçındaki deparı ve golü derim, başka bir şeye ihtiyaç kalmaz zaten.
Son olarak, kendisini ne kadar sevmesem de, oyununu hiç tasvip etmesem de, QUARESMA: Belki de Beşiktaş tarihinin gördüğü en yetenekli oyunculardan biri. Trivela, çalım, asist… İlk dönemi değil belki ama son döneminde Beşiktaş’ta savunmaya bile koştu, ikili mücadeleye de girdi, takım için her daim savaştı, çatıştı.
Savaşçı oyuncudan kastım birazda bu: Teknik kalitesi yüksek ama aynı zamanda takım için mücadele eden, sorumluluk alan bir futbolcu. Sadece şık pas – şut yada çalım atmak değil, Beşiktaş formasının hakkını vermek demek benim için. Terinin son damlasına kadar mücadele etmek demek…
Ancak sorun şu: Bazı insanlar “savaşçı” kelimesini duyunca aklına sadece koşan, mücadele eden ama ayağında top tutamayan, pas atamayan, teknik olmayan, sadece faul yapan oyuncular geliyor. Hayır arkadaşlar, o “savaşçı” değil, o belki “yetersiz ama çalışkan” oyuncu olur, fazlası olmaz.
Benim istediğim, hem yetenekli, hem savaşçı oyuncular, yukarıda örneklerini saydığım gibi.
İstemediklerime isim isim girmeyeceğim ama tabir edeceğim; sadece yetenekli ama “yumuşak”, maç yada dakika fark etmeksizin kaybolabilen oyuncular veya sadece koşan ama kalitesiz oyuncular.
Son yıllarda yapılan transferlere bakın; sadece yetenekli ama karakter olarak zayıf, takıma aidiyet hissetmeyen oyuncular geldi. İsimleri saymayayım ama hepimiz biliyoruz kimler olduğunu.
Herhangi bir maçta öndeyken bile “acaba bu maçı rakip çevirir mi? “ olduğumuz kaç maç var? İşte tam da nedeni bu.
Takıma aidiyet hissetmeyen, yetenekli ama pısırık, karakteri zayıf oyuncuların sahada olmasından kaynaklı. Savaşçı oyunculardan kurulmayan takım olunca kaç farkla önde olduğunun zerre önemi yok. O maç illa aleyhe ya dönmek üzere bitiyor yada dönüp bitiyor. En iyi örnek Fener maçı.
Bahsettiğim savaşçı oyuncuları bulacak, transfer için izleyecek, onay verecek, transferi gerçekleştirecek birileri var mı kulüpte? İşte onun değerlendirmesini de siz yapın.
Yukarıdaki isimlerin maliyetlerini de göz önünde bulundurun, aldıkları maaşları falan araştırın, fiyat – performansın sadece yüksek ücretli yıldızlarda olmadığını anlarsınız.
Bir önceki yazı ‘Genel’e gelen cevaplara da cevap verelim…
Hamdi abi iyi niyetin için sana kızmıyorum, lütfen beni yanlış anlama.
Malvarlıkları ile ilgili konuya değinelim öncelikle.
Ancak şuan olan, malvarlıklarını satarak borçları ödemek üzerine bir sistem düşünülmüyor. Beşiktaş’ın başında öyle iş bilmezler var ki varını yoğunu ne varsa satıp istedikleri gibi transfer yaptıkları, istedikleri atı koşturdukları bir yapı var. Bununda tabi ki sebebi var.
Açık arttırmaya çıkacak bir malı düşünün…
Malın eklentisi ve özelliği ne kadar fazlaysa, ederi de bir o kadar fazla olur.
Beşiktaş’ın yaklaşık 1 yıldır satılacağı haberleri ortada dolanıyor. Tam da bu sırada tüm malvarlığı ya satılıyor, ya ikili anlaşmalarla birilerine peşkeş çekiliyor. O anlaşmaların detayları da asla açıklanmıyor. Bilerek ve isteyerek Beşiktaş’ın malları batan geminin malları hesabı saldırıp sağa sola dağıtıyorlar.
Beşiktaş’ın sahip olduğu her şey elinden çıktığında, elinde sadece bir futbol takımı, bir stadı ve bir de antrenman sahası kaldığında çok çok daha ucuza gidecektir. Yapılmak istenen bu.
Aşçıoğlu davası temyizi de bitmek üzereyken ikili anlaşmayla bitirildi. Ancak Beşiktaş bu işten ne kazandı, ne verdi, ne aldı bilinmiyor. Sadece dava edilen 2 milyon Avronun peşin alındığı iddia ediliyor. O da sadece iddia. Koca binanın yalnız otoparkı yılda net 1 milyon Avro kazanıyor. Varın siz düşünün nasıl bir hesap yapıp anlaşma yaptıklarını.
Kısacası bunlara 5 koyun emanet etsen, akşama üçünü kaybeder, ikisini yancılarına peşkeş çekerler. Vaziyet buyken ben taşınmazlar konusunda zerre kadar güvenmiyorum yönetime.
Rafa konusuna da değinelim.
Rafa’nın sezon başı GS’ye gitmek istemesi konusuna daha önce değinmemiş olmam nasıl birilerinin adamı olmam şeklinde yorumlanmış anlamadım.
Ben Erdoğan Arıkan’ın yanında çalıştım, dolayısıyla bir haberle ilgili hep onun söylediği şeyi yaparım ki o da şudur; Bir haber aldıysan, üç yere teyit et, sonra haber yap.
Rafa’nın sezon başında GS’ye gitmek istediğine ilişkin haberi daha önce birkaç muhabirden ve bazı sosyal medyadaki şahıslardan duymuştum. Bir arkadaş ortamında, şahsi bir davam ile ilgili konuyu avukat olan bir arkadaşımla konuşurken ilk defa o ortamda karşılaştığım ve ilk defa tanıştığım bir avukat arkadaş, benim arkadaşımla olan muhabbetimize katılmasıyla daha da çeşitlendirip baya açıklayıcı ve keyifli hale getirince sohbet güzel ilerledi. Daha sonra aynı arkadaşla farklı ortamlarda yine bir araya geldik birkaç kez, birisinde de konuşurken nerede çalıştığını sordum, Rafa’nın menajerlik şirketinin Türkiye hukuk ofisinin adını söyleyince şaşırdım ama ona sordum Beşiktaş / Rafa olayını. Kendi doğruladı, yetmedi üstüne o hukuk ofisinde daha üst pozisyonda çalışan başka bir avukatı yanımda telefonla arayarak tekrar bilgiyi teyit ettirdi. ‘Bilgiyi al ve 3 yere onaylat’ kuralı gerçekleşince de paylaştım.
Birde şöyle bir durum söz konusu; sanki bilgiyi yönetim yada kulüp içerisinden almışım veya bana servis etmem için paylaşmışlar da bende onların adamı olarak paylaşmışım gibi bir izlenim olmuş sanırım. Bu çok komik oluyor.
Benim haklarında bir ton şikayetim bulunan, hatta bazılarıyla karşılıklı davalarımız bulunan adamların bana bilgi vermesi yada servis yapayım diye bir şeyleri aktarması mümkün mü?
Kaldı ki yazı içerisinde bu dava olaylarını açıklamış olmama rağmen…
Bir şeyleri birilerine itham etmeden önce, biraz kafayı çalıştırmak lazım bazen.
Sağlıcakla.
Sevgili ALI B.kardesim savasci futbolcu hakkinda verdigin örnekler cok dogru ve yerinde.
Bunlara ek olarak BESIKTAS medyasinin BESIKTAS taraftarinin yerin dibine soktugu,adamin BESIKTAS bagliligini,caliskaligini takdir edip kendisine yansitmadigi gedson fernandesi unutmusun.düsün su anda ortasahamiz orkun,n-didi ve gedson üclüsünden olussaydi idda ediyorum liderdik ve bundan önceki hocamiz(solksyer) hala hocamizdi.dolayisiyla cok iyi bir istikrar yakalamistik.